Şehirlerin de bir kalbi olduğuna inanırdım. Benim lügatimde şehirlerin özlemleri, beklentileri, hasretleri ve bekledikleri vardı. Yaşadığım şehre yakışmak, bana yakışan bu şehri kalbinden öpmek için bu mesleği seçmiştim. Elli yaşıma merdiven dayamıştım. Kızıl kınayla kapatıyordum saçlarıma düşen akları. Ömrümün her deminde, cümle güvercinleri bekler dururdu gönlümün saçakları. İnsanı severdim, hem de çok severdim. Kimsenin kalbi kanamasın isterdim. Ateş düşmesin, ayaz olmasın diye dua ederdim. Bir çocuk ağlarsa müsebbibi sayardım kendimi, işlemediğim bir suçun bedelini yürek sancılarıyla öderdim. Yedi tepeli bir şehrin mütevazı bir mahallesini kendime yurt edinmiş, yıllanmış bir binanın dördüncü katındaki bir daireyi düşlerimle döşemiştim. Sırtımı yasladığım geyikli bir duvar halısında gezen yavru ceylanlara bakar dururdum. Suya inmiş bu yavru ceylanların gözlerinde tanımıştım ürkekliği. Nedense bir başıma yaşadığım evde göz alıcı canlı renklerle bezeli bu duvar halısı bana güven verirdi. Geyikler halıdan odamın içine her an atlayacak gibi canlı görünürdü. Onlar suya indikçe ve yanımda durdukça kendimi ait olduğum yerde sayardım. Çoğu zaman düş dünyamdaki suyun serinliğini hisseder, kalbimi dinlendiren su sesini duyardım. Âdem’in yüreğini titreten bir türkü gibi yaşamayı dilemiştim hep. O yüzden sevmek benim için bir yaşam biçimiydi. İnsanları sevmiştim şehirleri, gemileri, nehirleri sevmiştim. Denize koşan sokakları, yağmurun serinliğini, ışıltılı gözlerin derinliğini, mücadeleci delikanlıkları, insanları değiştiren büyük romanları, öyküleri, şiirleri sevmiştim. Bir renk cümbüşü olan insan kalabalıklarının arasından süzülüp geçmeyi sevmiştim. Cihanı okumayı, ev içlerini, kalplere dokunmayı sevmiştim. Kendimi de seviyordum. Mesleğimi daha çok seviyordum. Kutlu bir mesleğin ehli olmak, insanların kalbine dokunmak beni çok huzurlu kılıyordu. Biliyordum yeryüzüne gökten indirilmiştim, Hızır ile Lokman’ın kifayetsiz kaldığı demlerde, “Ben çalayım o kapıları,” diyerek. Ben olayım en çaresiz demlerinde yanlarında olan.  Kurumuş dudaklara o ilk katreyi ben süreyim istedim. Yanan yüreklere o merhemi ben götüreyim. Ve bende açsın gözlerini çocuklar. Benim koynumda tutunsunlar yaşama. Ben böyle söz vermiştim köyüme, ben böyle söz vermiştim Kemal Paşa’ma.

Mesleğime başladım başlayalı telefonların hep acı acı çaldığına şahit olmuştum. Benim lügatimde çalan her telefonun ardında bir çocuk vardı. Her telefon çalışında gözyaşları yanağında kurumuş bir çocuk silueti düşerdi ufkuma. Duman olurdu her yer, bir sis perdesi çökerdi üzerime. Işık hızıyla yetişmek isterdim beklendiğim ve çağrıldığım yerlere. O yüzden saniyeler tıkanırdı boğazıma. Ve bir yaş daha büyürdüm koştuğum her vakada. Ben o beyaz koridorlarda ve siren seslerinde görürdüm ölüm ile yaşamın güreş tuttuğunu. Böyle bir minvalde başlamıştı her şey. Yüreğim kırılgandı, insanlık kırılgandı, birileri kırmayı çok severken hem de… Haber bültenlerine bakamaz olduğum bir demde.  Hem ağlayan çocukları gösteriyordu ajanslar. Çocukların gözlerine iniyordu objektifler. Ateş görüyordum. Kan görüyordum. Kimi kime şikâyet edecektim bilmem ki gözlerimi kapatıp Mevlana’ya, varıyor, sabır patikasından Yunus’a doğru yürüyordum. Suskunluğum çoğu zaman feryadım olmuştu. Sessiz çığlık atardım. Vaveylam büyük harfliydi. Bir yemin var dilimde, gönüllerde akdim vardı. Benim sadece sevmek için vaktim vardı. Ben bana göre sevda kitabının, girizgâh sayfası, ışığa kürek çeken sıhhat gemisinin tayfasıydım. Görev yaptığım yerde nefes aldığım her karede inleyen, sızlayan ve tiz bir ses çıkaran hasta başı monitörleriyle prangalanan onlarca hasta vardı. Bir insan olarak düşmek isteyebileceğim en son yerlerden birisiydi bu yoğun bakım ünitesi. O yüzden zor, sabır ve bilgi gerektiren bir mesleği yerine getiriyordum. Yaşamla ölüm arasındaki ince çizgilerin bulunduğu bu yer beni çok etkiliyordu. Bir iğnenin gözünden içeri girmek gibi bir şeydi, burada görev yapmak.

İnsanlığın derunu olan bir şehirden getirmişlerdi onu. Şu dünyada esmer bir yalnızlıkla kan kusarken, uykusuz gözlerinde nice sırlar devşiren Kudüs’ten alıp getirmişlerdi onu Türkiye’ye. Yedi sekiz yaşlarındaydı. Şarapnel parçalarıyla göğsünden ve sırtından vurulmasaydı, şehri yeniden özgürlüğüne kavuşturacak olan bir Selahaddin olacaktı belki de.  Bu çocuğun yaralı yüzü, dudaklarını kilitleyerek bir iç çekmesi çilenin; en kırçılından, aşkın en gökçül olanına alıp götürüyordu beni. İçim acıyordu gözlerine her bakışımda. O kara gözleri kim bilir neler görmüştü.  Gözlerimi ona değdirdiğim an yüreğimin her köşesinde bir yerler göçüyordu. Nedense bu kara benizli çocuğun gözlerinde ayrı bir hüzün vardı. Sanki o masum çocukluğu zorla elinden alınmış gibiydi. Çocuk küçücük bir şeydi ama benden büyük duruyordu, benden daha olgun bakıyordu. Öyle derin ve öyle sert bakıyordu ki cihana  gözbebekleri tenime değdiğinde, tenimi yakıyordu. Nasıl dirilteceğim seni, nasıl ayağa kaldıracağım, diyordum kendi kendime. Omuzlarına bindirilen o sıradağları nasıl indireceğim çocuk, diyordum. Yoğun bakım ünitesinin tiz sesli monitörlerinin arasında varlık ile yokluk arasında gelip gidiyordum. O çocuğu gördüm göreli nedense içimdeki kadın yeniden dirilmiş, hiç tatmadığım analık duygum şaha kalkmıştı. Kimdi bu masumun annesi? Neden bu çocuk buradaydı da ölümle yaşam arasında mekik dokuyordu da yoğun bakım servisinin önünde kimseler beklemiyor, kimseler feryat etmiyordu. Bazen sırf bu çocuğu sorsunlar diye ünitenin şifreli kapısına kadar gidiyor, sağa sola bakıyordum. Bu çocuk için burada dua eden birileri olmalıydı. Birileri yakama yapışmalıydı, evladımız nasıl diye. Bir kadın arıyordum. Bir eline gözyaşlarını ve burnunu sildiği peçeteyi tutan, diğer eliyle bir dua kitabını kavrayan ve kitabın sayfaları arasında kaybolan, bir kadın arıyordum. Ama kimseleri bulamıyordum. Sanki koca cihan ve cümle insanlık ondan yüzünü çevirmişti.  Aklım almıyordu. Ben kendime sığamıyordum. Çoğu zaman gözlerime yağmur bulutları birikiyor ama yağamıyordum, işte yağamıyordum. Yine gözlerine bakıyordum bu kara benizli çocuğun. Yarı açık yarı kapalı gözlerinin ardındaki cihana girmek istiyordum. Gözlerindeki hüzün demir parmaklıklar gibiydi. Gözlerinden içeri giremiyordum ki. Bir hüzün var gözlerinde. Açılmasını beklediği kapılar kapanmış da ardında biçare kalmış gibiydi. Yusuf gibiydi, kör kuyulara atılmış, sırtından vurulmuştu. Özellikle ben ilgilenmek istemiştim bu çocukla. Onu bana çeken bir şeyler vardı, yarı açık yarı kapalı gözlerinde. Hüzün ve masumiyet aynı karedeydi. Bir figan saklanmıştı göz kapaklarının arkasına ki hıçkırarak ağlamak isteyip de ağlayamıyor gibiydi. Bir hicran vardı gözlerinde. Bir koparılış vardı. Tene değen bir bıçağın izi vardı bakışlarında. Sabahı olmayan bir geceye uyumuş, ta ansızın uyandırılmış gibiydi.

Bu sabah vizitinde saçlarına dokunmak istiyordum Saad Mahmud’un. Gözlerini yaşama virgül attığı yerden devam etmek üzere aralayan çocuğun, her saniyesini ve her hareketini yüreğime kazıyordum.Göğsünün üzerinde dikine çizilmiş dikiş izlerinin arasında kayboluyordum. Çocuğun sağında ve solunda birbirine dolaşmış kabloların, göğsüne yapıştırılan elektrotların, ağzından midesine uzanan hortumun, çocuğa verdiği acılarının giderilmesine rağmen çocuk, stabil durumda öylece yatıyordu. İstem dışı söyleniyordum. İstem dışı kıpırdıyordu dudaklarım.

“Bir ah desen çocuk, bir ah desen keşke. Konuşmaktan çok susmayı, dinlemeyi mi seviyorsun sen?”

Serum setinden damlayan her bir damla serum deprem etkisi yaratıyordu yüreğimde. Ellerini avuçlarımın içerisine alıyorum. Nedense hiç yakışmıyordu bu yatak ona. Bu acziyet, bu solgunluk senlik değil be çocuk. Sanki bir rüyanın içerisindeydim. Görmediğim en kötü rüyayı görüyor, bir karabasanın zulmünde hissediyordum kendimi. Birazdan uyuyacağım. Bütün bu monitörlerdeki çizgiler bir kadın programındaki el örgülerine dönüşecek. Uyan çocuk, sana ben zulmün ayazında üşüme diye yün çoraplar, eldivenler öreceğim. Bütün beyaz gömlekli adamlar yok olacak, uyandığımda bahçemin o ak güllerini göreceğim. Bu rüya bitmeye yakındı bense uyanmaya hazır. Dudaklarım kıpırdıyordu, “Yetiş ya Lokman,” diyordum. “Yetiş ya Hızır.”

Kaç gün geçmişti ben de bilmiyordum. İnsana ve insanlığa kıyılırken, o mazlum coğrafyada çocukların kanına doyulurken, aldığım nefesten utanıyordum. Ben, insanlığın o kayıp vicdanını Saad Mahmud’un yaralarından tanıyordum. Bir haftalık yoğun bakım serüveninde Saad Mahmut gözlerini açmış, ellerini ve kollarını hareket ettirebilir hâle gelmişti. Yedi sekiz yaşındaki çocuktan kim, neden korkardı? Ne etmişti de vurulmuştu göğsünden ve sırtından?  Göz göze gelir hâle gelmiştik. Tebessüm etmek ona o kadar zor ve ağır geliyordu, bunun farkındaydım. Saçlarına dokunmak, ellerini avuçlarımın içerisine almak onu teselli etmeye yetmiyordu. Yüzünde sancılı bekleyişlerin, doğmamış kederlerin şafağına uyanışların izi olan Kudüs çağırıyordu onu, biliyordum. Günlerce çok dikkatli izlemiştim onu. Ve onun bir kaş kaldırmasından, bir dudak bükmesinden çok şey öğrenmiştim. Soluk borusuna takılı üç boru nedeniyle konuşamıyordu, o yüzden ben onun yerine konuşmak zorundaydım. Çocuğun yüz ifadelerini okuyabiliyorum dolayısıyla onu rahatsız eden şeyin ne olduğunu anlayabiliyordum. Gözlerini yatağının etrafını saran sesli,ışıklı makinelere çeviriyor, bunların ne işe yaradığını öğrenmeye, göstergelerdeki en ufak bir değişikliği fark etmeye çalışıyordu. Üç dört metre ötemdeki çocuk gözlerimin içerisine bakıyordu. Ben ona bakmıyorum ama bana baktığını hissediyorum.  Neden sonra gözlerimi ona doğru çevirmiştim. Öylece bana bakıyordu… Yüzü güneş yanığıydı. Sol yanağında derin bir iz vardı. Yüzündeki hüzün tanıdıktı. Elmacık kemikleri ne kadar da barizdi öyle. Aralıklarla ağlama nöbetine giren çocuk yoruluncaya kadar iç çekiyor yorgun düşen cılız bedenini kâbuslarla dolu uykusuna teslim ediyordu. Gün içerisinde birkaç kez sergilenen bu tablo ile koca bir servis gözlerimde daralmıştı. Sanki bütün duvarlar bir mengene misali üzerime üzerime gelmeye başlamıştı. Ya tükenmişti bütün oksijen gök kubbemde, ya ben nefes almayı unutmuştum. Düşsem düşecektim hani. Duvarlara tutunup yoğun bakım ünitesinin önüne kadar çıkmıştım. İlk defa soğumuştum ambulansın acıya çalan iki renginden; kırmızıdan ve maviden. Kusabilsem keşke içimdeki tüm hüznü dünyaya karşı. Gözlerimi tek bir noktaya dikip bir süre bakmıştım nereye baktığımı bilmeden. Akıp giden gözyaşlarıma aldırmadan, alt çenemde biriken gözyaşlarımı silmeden… Şu kapıdan o da yürüyüp gitse keşke. Birden dursa ve arkasına dönse. Kırçıl saçlarının altından çizgilenmiş güneş yanığı suratıyla, gözlerini gözlerime değdirse çocuk. Ayağındaki yırtık terlik, üzerinden taşan ceketle karşıma dikilse amansız. İpildeyen gözlerine, yazılan yüreğimin inşirahlarına erse diye hayal kurmaktan öteye gidememiştim.

Bir şeyler arıyordu. Başını sürekli yere eğiyor, gözleri ile sürekli sağı solu tarıyor, ellerinin değdiği yerlerde ellerini sağa sola götürerek bir şeyler arıyordu. Yüzünde düşünceli ve kaygılı bir ifade vardı. Sürekli arayış hâlindeydi. Sabahın geceyi, derdin şifayı aradığı gibi.  Sanki ellerinden bir şey kayıp gitmiş de zeminde düşürdüğü bir nesneyi arıyordu. Yatağının üzerinde, çarşafında, nevresiminin her kıvrımında elleri geziyor, her karışı bir dedektör edasıyla tarıyordu. Bu çocuk neyi düşürmüştü de neyi arıyordu? Çocuğun elleri o meçhulü ararken ben de o nahif dokunuşların sözcüklerdeki karşılığını bulmaya çalışıyordum. Günlerdir bu şekildeydi. Hayal ve gerçek arasında gidip geliyordu. Öyle zaman oluyordu ki yanına yaklaştığımı bile fark etmiyordu. Ne zaman ki güneşle onun arasına girip gölgem yüzüne değdiğinde, gölgemin serinliğini hissettiğinde kaldırıyordu kafasını. Bazen bu arayışının bölünmesinden pek hoşnut olmadığını çatılan kaşlarından anlayabiliyordum. Kimi vakit beni yok sayarcasına, yanına hiç yaklaşmamışım gibi el yordamıyla bir şeyler aramaya devam ediyordu. Aklımı yitirecek gibiydim. Ne arıyordu bu çocuk? Günlerdir neden gözleri hep yerdeydi? Neden elleri uzanabildiği her yerde bir şeyler arıyordu? Arapça bilmiyordum, Arapça konuşamıyordum, konuşabilsem çok şey soracaktım kederle muştulanan bu çocuğa.

İçim çok acıyordu. O çocuğun kan oturmuş gözleri yerde bir şeyler ararken bir yaş daha büyüyordum, ak düşüyordu saçlarıma ve dudaklarımı uçuk bağlıyordu. Ajanslar, merkava tanklarının çocukların gözlerinin akına düşen karayı sildiğini bildiriyordu Bir top mermisinin umudun ve baharın göğsünü deldiğini vurguluyordu gazetelerin bütün manşetleri. Ne yalan söyleyeyim insanlığımdan utanıyordum. Ve ben cihana medeniyet dersi vermeye çalışırken bu kıyım karşısında suskun kalan, ya da göstermelik kınama mesajları ve notalar göndermekle yetinen ülkeler tanıyordum. Hâl böyleydi. Bu çocuğun bu ahvali neydi? Soramadığım sorulara alamadığım cevaplara daha fazla katlanamayacağımı düşünüp,bir hışımla yerimden kalkmıştım. Yoğun bakım servisinde bulunduğum bankoda bulunan mesai arkadaşlarım, bu ani kalkışıma şaşırmışlardı. Direkt kara Saad Mahmud’a yönelmiştim. Tam karşısına geçip yüzünü iki elimin arasına almıştım. Gözlerinin karasına bakıyordum. Gözlerimi hiç kırpmadan, hiç kaçırmadan, sadece gözlerine bakıyordum. Bu soruyu soracaktım artık. Çeviri programından yararlanarak ezberlediğim Arapça bir ifadeyi sürekli tekrarlamaya başlamıştım. Yüksek sesle ve ardı ardına soruyordum çocuğa.

Ne arıyorsun?” (mâ ellezî tebhas anhü)

Ne arıyorsun?” (mâ ellezî tebhas anhü)

O anda gözleri fal taşı gibi açılmış, yutkunmaya başlamıştı. Kara gözlerini gözlerime net bir şekilde değdirmişti. Çocuğun göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu. Bir şeyler söylemek istiyor, sözcükler boğazının bir yerlerinde mahsur kalıyordu. Israrla gözlerinin içine bakıyor, çocuğun titreyen ve çatlayan dudaklarının arasında sorduğum sorunun cevabını arıyordum. Bu sorunun cevabını alırsam, ıssız limanlara demirleyen Saad Mahmud’u çekip alacaktım yüreğimin enginliklerine doğru. Kırağı düşmüş gönlüne nisan yağmurları yağdıracaktım. Onun sessizliği ürkütüyordu beni. Bu sessizlik girdabında çırpınışı benden de çok şey götürüyordu. Onu incinmişliğinden öpmek istiyordum. Gözlerinin içine baktıkça, çocuğun bana bir şeyler anlatmak istediğini hissediyordum. O yüzden aynı soruyu sorarak ve gözlerinin içine gözlerimi âdeta çivileyerek bakıyordum. Bedenimi nedensiz bir sıcaklık kaplarken terim şakaklarıma doğru yol alıyordu. O da bana bir şey anlatmak istiyordu. Sorumun cevabını duymak ve bulmak zorundaydım, kör bir düğüm hâline gelen nedenleri ve nasılları çözmek zorundaydım. Saad Mahmud’un ağlamaktan morarmış gözlerinin içine içine bakmak, şarapnel parçalarıyla delik deşik olan ellerine, hırpalanmış yüreğine dokunmak, belki de mesleğimin en onurlu karelerinden birisiydi.  Çok vakada yer almış, birçok operasyonda kilit vazifeleri üstlenmiştim. Ama kırmadan, incitmeden, korkutmadan ve can yakmadan iyileştirmek kutsi bir vazifeydi. Ona güven vererek, onun kırılgan duygularını sarıp sarmalayarak bağlayacaktım hayata. Aynı soruyu defalarca tekrarlamıştım.

Ne arıyorsun?” (mâ ellezî tebhas anhü)

“Ne arıyorsun?” (mâ ellezî tebhas anhü)

Titreyen dudaklarının arasından Arapça bir şeyler dökülmüştü pervasızca. Çatlayan ve kuruyan dudaklarının her kıpırdanışında bilgece bir tavır vücut buluyordu. Bir sözcük dökülmüştü dudaklarından avuçlarıma.

Hacar.”  (Taş)

“Ene ebhas anilhaca.” (Taş arıyorum)

Sonradan öğrenmiştim Hacarın ne anlama geldiğini. Din görevlisi bir yakınımın uzaktan çevirisi ve bilgisayarımdaki çeviri programları sayesinde Saad Mahmud’un ne aradığını öğrenmiştim. Taş diyordu. Taş. Bir süre susmuştum. Taş… Susmak zorundaydım. Taş. Âdeta taş kesilmiştim. Bu çocuk, düşle gerçek arasında birilerine taş atmak istiyordu anlaşılan. Anladım ki bu yedi sekiz yaşındaki çocuk Yahya peygamberin yanında büyüyen bütün çocukların yüreklerindeki özlemi taşıyanlardandı. Anladım bu çocuk, çocuk değildi. Bir sapan taşına yıllanmış sitemlerini emanet edenlerden, yüreklerindeki mancınıkların hükmüne inananlardandı. Ebabil misali taş toplayanlardandı. 

Şehrin en tenha sokaklarını tercih etmiştim. Adım başı gözyaşlarımı saklamak istiyordum. Her adımda. Taş kesilmiştim. Ellerim ceplerimde, omuzlarım düşük, gözlerim ayak uçlarımda nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Ruhumda içimde sızlayan o çocuk Selahattin Eyyübi’ye dönüşmüştü. Bazen yatağından kalkmak için çaba sarfeden Saad Mahmud’un, yatağından kalkamayacak kadar mecalsiz olsa da neden uğraştığını anlayabiliyordum artık. Yeryüzünde yıldızlara ve çocuklara en yakın şehirde başlıyormuş  yaşına yetmedik çocukların aşk emri verilmesi. Çocuklar zalimlere attıkları her taş parçasına bağlarken Musa’nın öfkesini ve Eyyüb’ün sabrını, yakındır çok yakındır Selahattin’in yeniden dirilmesi. O taşları neden istediğini neden aradığını çok iyi anlamıştım. Gözlerimden yaş değil birer taş parçası düşürüyordum. Bugüne kadar dünyevi aşklarla yandı sandığım kalbim, şimdi Saad Mahmud’un yaktığı ateşlerde pişiriyordum. O sabah mesaimin başlama saatini bile beklemeden hastaneye, Saad Mahmud’un yattığı yatağın başına varmıştım. Usulca dokudum saçlarına. Parmaklarımı gezdirdim saçlarının arasında. O anda gözlerini usulca aralamıştı, zümrüt gibi parlayan gözlerinin karasıyla karşılamıştım. Uzun kirpiklerinin arasından gözüken kara gözleriyle kısa bir an bilinçsizce bakmıştı bana. Kırılgan avuçlarımı ellerimin arasına almıştım. Gözlerime baksın istiyordum. Baktı da. Elimi çantama atıp ceviz büyüklüğünde beş altı tane taş parçasını çıkarıp avuçlarına bırakmıştım. Koyu bir suskunluğu ve monitörlerin tiz sesini çocuğun güçlü iç çekişleri bastırmıştı. Dudaklarının kenarına saklanan cılız bir gülümsemeyi görebiliyordum. Kalbinin içinde koşturan iman erlerinin ayak seslerini de duyabiliyordum.

Dün akşam bir sarhoş edasıyla şehrin arka sokaklarında yürümüştüm. Kırılan, dövülen, kovulan ama aşklarından vazgeçmeyen çocukların semaya açılan ellerinde görmüştüm kendimi. Sokaklarında vurulup göklere nazenin yürekleri yükselen çocuklar için taş toplamalıydım. Bu koca şehirde bu minvalde yürürken her yer Han Yunus oluyordu. Masaları olmayan çocuklara, bir gecede üç beş yaş birden büyüyen çocuklara, acı bir senaryonun gerçek oyuncularına taş toplamalıydım. Toplamıştım da. Saad Mahmud’un avuçlarına döktüğüm taş parçaları dün akşamki ruh haletimin birer izdüşümüydü.  Saad Mahmud o taşlardan birini avuçlarının arasına almış, gözlerini tavana dikmiş öylece bekliyordu.  Gözlerimi hiç ayırmadan onu izliyordum. Göğsünün hızla inip kalmasından, dudaklarının kıpırdamasından, gözlerinin seğirmesinden, gerçekle sarmaş dolaş olan düş  dünyasında çok şeyler olduğunu  görebiliyordum. Sağ kolunu yatak seviyesine dik bir açı yapacak şekilde dirseği yatağa değer şekilde kaldırmış ve ilk taşı atmıştı ileri doğru. Her ne kadar o taş bir metre ileri gidemese de ben biliyordum. O taşın bir karış toprağa sığdırılamayıp bir avuç toprağa gömülen günahsız çocuklara kıyanlara değdiğini. Saad’ın avucuna bir taş parçasını bu kez kendi ellerimle emanet etmiştim. Çocuk yine derin iç çekişleri ve dudaklarından dökülen anlayamadığım ama aşk lehçesine olduğum cılız söylemlerle fırlatmıştı elindeki taşı. Biliyordum ve diliyordum ki bu taş, ekmeklerine yetimlerin acılarını süren zalimler içindi.

Saatlerdir taş atıyorduk Saad Mahmud ile. Benim de ellerim taş tutmuş, benim de kalbim aşk tutmuştu onunla. Her taş atışında başını birkaç kez hafifçe aşağı yukarı sallıyordu. İsabet buyuruyordu atışları, hissediyordum. Her taş fırlatışında Kudüs’ün sıcak rüzgârı yüzümüzü okşuyordu ve bir ebabil kuşu üzerimizden süzülerek geçiyordu. Kanat seslerini duyuyordum, anlaşılan gönlümün dal uçlarına tüneyen bütün ebabil kuşları uyanıyordu. Saad Mahmud her hamlesinde avuçlarından taş parçalarını, günahlarından vuracağı vicdan yoksunlarının yüzlerine doğru saldıkça ve Gazze’nin yüreğine ümranlar dayanıyordu.  

 Donuk anne bakışlarından, yetim bir çocuğun suskunluğundan öpüyorum seni, Saad Mahmud.  

Bu yazı sana ne hissettirdi?