Annemin öpücüğü ile uyandırılmadığım seksen altıncı gün. O yoktu ama anılarımız duvarlara sinmiş, benimle alay ediyorlardı.

Sanırsam baştan başlamalıyım anlatmaya.

Ben Deniz. Seksen altı gün önce annemi kaybettim. Annemden sadece “anne” diyerek bahsetmek ona haksızlık olur. Çünkü o; tüm benliğiyle, neşesiyle, fikirleriyle, sıcak bakışlarıyla hayatına değdiği her insana bir umut oldu. İsmi Menekşe.

Menekşe, benim aksime oldukça neşeli; huzursuzluk onu bulduğunda onunla savaşmak yerine kabullenen ve nasıl yaptığını anlamadığım bir şekilde o paradokstan en zararsız şekilde çıkan bir kadındı. Ona hayrandım. Ona herkes hayrandı.

Dingin bir deniz kadar sakin, serin bir rüzgâr kadar özgür bir kişiliği vardı. Ben ise melankoliyle kol kola gezen bir yazar…

Onun yapmadığı kahvemi içip balkondaki kurumuş çiçekleri izliyordum. Menekşe’nin hatırasını yaşatmak için o kadar bakmama rağmen kurumuşlardı. Belki de onlar da benim gibi Menekşe’nin ölümü için yas tutuyorlardı. Ya da onların asıl besini Menekşe’nin gülümsemesi, sevgisiydi.

Öylece düşünürken “Keşke Menekşe bize daha çok şey bıraksaydı,” diye düşündüm. Biriktirmeyi, saklamayı çok seven bir kadındı. Bir anda aklıma, çok küçükken öylesine karıştırdığım çekmecede bulduğum kutu geldi.

Menekşe, o kutuyu bana açtırmamış, “Bu kutuya bakma zamanı henüz gelmedi,” demişti. Zamanın onun için bir gün tükeneceği fikrine çok uzakta yaşıyordu. Demek ki o da benim gibi düşünmüş ve bana bir şey daha bırakmıştı.

Zaten düşünmekten başka bir eyleme geçemediğim için soğumuş kahvemi yarım bırakıp o kutuyu bulmak için çekmecenin bulunduğu odaya gittim.

Buldum.

Çok heyecanlandım ve Menekşe ile beraber baksaydık, diye geçirdim içimden.

Keşkelere sıkışıp kaldığım bu odada, bir kutuya sıkışmış anı beni bekliyordu. Daha fazla düşünmeyi bir kenara bırakıp kutuyu açtım.

Bir sürü taş vardı.

Hayır, öyle düşündüğünüz gibi doğal taşlar ya da sahilden toplanmış güzel taşlar da değil. Hani şu yol kenarında bulunan, öylece duran tozlu taşlar olur ya… İşte tam olarak onlardı.

Anlam verememiştim.

Tamam, Menekşe istifçiydi ama bu kadarı da pes yani, diye düşündüm. Sanki bir şeyin anlamlı olması için estetik mi olması gerekirdi, diye de kendime çıkıştım.

Tabii ki Menekşe yine şaşırtmadı.

Taşlara şöyle bir göz gezdirirken taşların üstünde sayı ve tarih yazıldığını gördüm. Doğum tarihimin yazdığı taş, sanki “Beni gör,” der gibi parladı. Üstünde on dokuz yazıyordu.

Doğum tarihimi anladım da bu sayılar ne alâkaydı?

İyice karıştırmaya başladım her yeri. Eski kıyafetler, günlükler, fotoğraf albümleri, kumaş parçaları, çizdiği tablolar…

Derken tabloların altında da bu şekilde sayılar olduğunu fark ettim.

Menekşe, düşündüğümden daha karmaşık bir insanmış. Sanki bir bulmaca çözüyordum.

Bu tablodaki manzara çok tanıdıktı. Burası benim doğduğum yer, Fethiye’ydi.

O an annem ile her sabah kahve içerek konuştuğumuz konuları düşündüm, tabloyu seyrederken.

Öncelikle şunu söylemeden geçemeyeceğim: Menekşe çok yetenekliymiş. Sanki şu an oradaydım. Menekşe’yleydim.

Taşlar anıları, resimler ise o an orada hissettiklerimizi saklıyordu.

Yolda yürürken ayağınıza takılan, küçük çocukların oynadığı kuleyi yapmaya çalıştığı her bir taş, hiç tanımadığımız birinin anılarını saklıyor.

Belki de ayrılık çeken biri kaldırıma çökmüş ağlarken o taş o ana tanık oldu. Ya da “Ben ne yapacağım şimdi?” diye düşünürken bir an nefes almak ve sorumluluklarını da durdurmak isteyen birine tanık oldu başka bir taş.

Menekşe, ona tanıklık etmiş her taşı yanına aldı ve anısını bir kutuya doldurdu. Anın yaşandığı ortamı da tabloya çevirdi.

24 NUMARALI TAŞ, ilkokulumdan alınmış. Çünkü 24 numaralı tabloda ilkokulum vardı. İlk günüm.

12 NUMARALI TAŞ, aralarındaki en güzel taştı. Sahilden alınmıştı. Tabloya baktığımda, benim doğumumdan iki yıl sonra ölen babamın damatlıklı portresini gördüm.

Aşklarını da bir taşa fısıldamıştı Menekşe.

Ve en güzeli de bana, Menekşe’nin yaşadığı ama benim şahit olmadığım anılara şahit taşların kaldığı bir kutu bırakmış olmasıydı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?