Kadınların ellerinde tuhaf bir marifet vardır. Bunu bize küçükken öğretmezler. Zaten kadınlara en mühim şeyler öğretilmez; onların, zamanı gelince kendiliğinden öğrenmesi beklenir. Bir evi nasıl ev yapacağını, bir çocuğun ateşini alnına dokunarak nasıl anlayacağını, söylenmemiş bir cümleyi bir adamın yüzünden nasıl okuyacağını, kırılmış bir şeyi kimse görmeden nasıl yerine koyacağını… Kadın bunların hepsini sanki doğarken cebine sıkıştırılmış küçük bir kâğıttan okur.
Sonra yaşar. Yaşadıkça o kâğıdın aslında boş olduğunu anlar. Her şeyi kendi yazmıştır.
Bir kadın düşünün. Önünde taş var. Düpedüz taş. Soğuk, ağır, suskun. Kimsenin dönüp ikinci kere bakmayacağı cinsten. Kadın taşı alıyor, siliyor, bir köşeye koyuyor. Sonra o köşenin yanına bir çiçek bırakıyor. Bir sabah güneş oraya vuruyor. Akşam çocuğu gelip taşın üstüne oturuyor. Birisi çayını yanına koyuyor. Bir zaman sonra o taşın bir hikâyesi oluyor.
Taşa can veren kadın değildir belki. Ama taşın canı olduğunu ilk fark eden odur. Kadınlığın büyük kısmı zaten budur: Başkalarının cansız sandığı şeylerin nabzını tutmak.
Bir sofranın mesela. Masa dediğin dört ayak, bir tahta parçası. Fakat bir kadın üzerine beyaz bir örtü serdiğinde, domatesi gelişigüzel değil de tabağın kenarına doğru doğradığında, çayın yanına iki yaprak nane koyduğunda masa artık yalnızca masa değildir. Orada birileri bekleniyordur. Birileri özleniyordur. Belki birilerine hâlâ kızılıyordur ama yine de pilav sıcak tutuluyordur.
Bütün büyük duygular biraz mutfaktan geçer. İnsanlık bunu kabul etmek istemez. Çünkü tarih kitapları savaş meydanlarını sever; kimse o savaştan dönen adam için üç gece uyumadan çorba kaynatan kadını yazmaz. “Dünya, büyük işleri yapanları kayda geçirir. Oysa dünyanın dağılmasını küçük işleri yapanlar engeller.”
Kadının tarih boyunca başına gelen biraz da budur. Büyük kahramanlıklardan önce küçük hayatta görevlendirilmiştir. Kırılan fincanı yapıştırmak. Susmuş çocuğu konuşturmak. Küsmüş iki kardeşi aynı sofraya oturtmak. Maaşı ay sonuna yetiştirmek. Bayat ekmeği yumurtaya bulayıp yeniden yenilebilir hâle getirmek. Eski perdeyi kesip minder yapmak. Üç kişilik yemeği beş kişiye bölmek.
Simya dedikleri şeyin biraz abartıldığını düşünüyorum. Kurşunu altına çevirmek marifetse, bir kadın yıllardır yoksulluğu akşam yemeğine çeviriyor. Üstelik alkış beklemeden. Belki kadınların en yorucu tarafı da budur. Onlara verilen şey ile onlardan çıkan şey arasında korkunç bir fark vardır.
Bir avuç un verirsin, sofra çıkar. Bir oda verirsin, yuva çıkar. Bir çocuk verirsin, dünya çıkar. Bir acı verirsin… İşte orada biraz durmak gerekir. Çünkü kadın acıdan da bir şey çıkarır. Bazen şiir. Bazen sessizlik. Bazen çok güzel bir perde. Bazen de bir sabah aynaya bakıp artık hiçbir şeye katlanmayacağını söyleyen başka bir kadın.
İnsan, kadınların dayanıklılığından bahsetmeyi pek seviyor. Ben bu iltifattan kuşkulanıyorum. “Birine sürekli güçlü olduğunu söylemek, bazen ona yardım etmemenin terbiyeli biçimidir.”
Kadın güçlüdür, deniyor. Peki neden bu kadar güçlü olmak zorunda bırakılmıştır?
Bir insanın sırtına yıllarca çuval yükleyip sonra omuzlarının kuvvetine hayran olmak biraz ayıptır. Kadın, taşı taşır. Sonra o taştan ev yapar. Sonra evin içine perde asar. Sonra perdenin rengini çocukların sevdiği renkten seçer. Sonra biri çıkar, “Kadınlar ayrıntılara çok takılıyor,” der.
Evet. Çünkü hayat dediğiniz şey ayrıntılardan başka nedir?
Büyük lafları çekince geriye sabah hazırlanmış beslenme çantası kalır. Ütülenmiş gömlek kalır. “Eve varınca haber ver,” cümlesi kalır. Hastanede sabaha karşı uzatılan bir bardak su kalır. Ölen annenin dolabında kokusu gitmesin diye yıllarca saklanan bir hırka kalır.
Hayat büyük meselelerin arasında değil, küçük şeylerin içinde saklanıyor. Kadın bunu biliyor. Belki bildiği için de sürekli bir şeyleri hayatta tutuyor.
Çiçekleri.
İnsanları.
Hatıraları.
Evleri.
Bazen bitmiş evlilikleri bile.
İşte orada kadınların taşa can verme huyunun karanlık tarafı başlıyor.
Çünkü her taşın canlandırılması gerekmez.
Bazı taş, taş kalmalıdır.
Bazı adamlar düzeltilmek zorunda değildir.
Bazı ilişkiler kurtarılmaya layık değildir.
Bazı evlerin ışığını yakmak değil, kapısını kapatıp çıkmak gerekir.
Kadına yüzyıllardır “sen toparlarsın” denildi.
O da topladı.
Dağılan sofrayı topladı.
Dağılan çocukları topladı.
Dağılan adamları topladı.
Dağılan aileyi topladı.
Sonra dönüp kendi parçalarına baktığında odada kimse kalmamıştı.
“Bir kadının her şeyi onarabilmesi, her şeyi onarmak zorunda olduğu anlamına gelmez.”
Belki şimdi öğrenilmesi gereken budur. Taşa can vermek güzel. Ama insan bazen taşı yere bırakmayı da bilmeli. Çünkü merhamet ile kendini tüketmek aynı şey değildir. Fedakârlık ile yok olmak da değildir. Sevgi zaten hiç değildir.
Kadının eli değdiğinde güzelleşen çok şey var dünyada. Buna itiraz edecek değilim. Annemin sardığı dolmanın şekliyle, benimkinin neden hiçbir zaman aynı olmayacağını uzun uzun düşünebilirim mesela. Bazı kadınlar çayın bile huyunu bilir. Bazıları bir çocuğun saçını tararken ona hayatının ilk güven duygusunu verir. Bazıları yıllarca bir saksıda ölmek üzere olan çiçeği yaşatır. Ama insanın içinde küçük bir isyan da büyüyor.
Kadın neden sürekli yaşatan tarafta olmak zorunda?
Birileri de onu yaşatsın.
Birileri de onun önüne çorba koysun.
Birileri de “yoruldun” desin.
Birileri de onun sustuğu cümleyi yüzünden okusun.
Birileri de kırıldığı yeri kimseye göstermeden yapıştırmaya çalışmasın; gelip açıkça, utanmadan, sevgiyle elini uzatsın.
Çünkü taşa can veren kadının da canı var. Bunu bazen en son kendisi hatırlıyor. Belki kadınlığın yeni hikâyesi burada başlamalı. Elindeki taşı öpüp alnına koymakla değil. Gerektiğinde yere bırakmakla. Arkasını dönmekle. Kendi ellerine bakmakla. O ellerin yalnızca başkalarının hayatını güzelleştirmek için yaratılmadığını anlamakla.
Sonra kendine bir kahve yapmak mesela. Sırf kendine. En sevdiği fincanı misafir gelince çıkarmayı bırakmakla. Yeni aldığı elbiseyi “özel bir gün” beklemeden giymekle. Çünkü insanın kendi hayatında bulunması da özel bir gündür. Ve belki mesele taşa bile can vermek değildir. Asıl mesele, yıllarca taşların arasında yaşamış bir kadının bir sabah kendi kalbinin sesini duymasıdır.
Bakmasıdır.
Şaşırmasıdır.
“Demek hâlâ atıyor,” demesidir.
Sonra o kalbi kimseye teslim etmeden önce avuçlarının içine alması. Çünkü kadın taşa can verir. Doğrudur.
Ama dünya artık biraz da şunu öğrenmeli: Kadın, başkalarının taşına can vermek için kendi canından eksilmek zorunda değildir.

