Altı yaşındaydım. Herkes, özellikle de annem korkularımı küçük sanıyordu. Oysa benim kalabalık korkum benden çok daha büyüktü. Gözlerinin içi sıcacık gülümseyen öğretmenim yılsonu gösterisinde dans edeceğimizi söylediğinde sınıftaki herkes sevinçten zıp zıp zıplamıştı. Tüm arkadaşlarım elleri acıyana kadar alkışlamışlardı. Yanımdaki arkadaşım ellerini kollarını havaya kaldırmıştı.
Bense midem ağrıyarak ayakkabılarımın ucuna baktım. Bir sürü insanın bana kocaman gözleri ile bakacağını düşündüm. Günler geçtikçe karnımın içindeki minicik taş her gün biraz daha büyüyordu. Provalar başladığında herkes en önde olmak için koşarken ben, hep en arkaya gidiyordum. Kafamı kaldırıp o boş koltuklarda bir sürü insan olduğu gözümün önüne geliyor ve kalbim her zamankinden daha hızlı atmaya başlıyordu. Kimsenin gözü bana değsin istemiyordum. Kalabalık bana içine girince boğulacağım bir deniz gibi geliyordu.
Bir gün öğretmenim yanıma geldi. Dizlerinin üzerine çöktü, saçımı kulağımın arkasına aldı ve “En arkada olmayı mı seviyorsun?” diye sordu. Dudaklarımı büzerek omuzlarımı kaldırdım. Aslında sevmiyordum ama görünmek benim en büyük kâbusumdu. “Biliyor musun Hira,” dedi, “utangaç olmak kötü bir şey değildir.” O güne kadar utanmanın yanlış bir şey olduğunu sanıyordum. Çünkü herkes “Biraz konuş.”, “Çekinme.”, “Neden böylesin?” diyordu. İlk defa biri bana ne yapmam ya da ne yapmamam gerektiğini söylememişti. O günden sonra öğretmenim beni hiç zorlamadı.
“Bugün burada durman yeter.”
Ertesi gün,
“Bugün iki adım atalım.”
Sonra,
“İstersen müzik başlayınca elini kaldır.”
Korkum her gün küçük küçük eksiliyordu. Gösteri günü okul rengârenk balonlarla doluydu. Koridorlar parfüm kokuyordu. Anneler sanki kendi okul gösterisine hazırlanır gibi gelmişlerdi. Babalar ise bir an önce işe dönme derdindeydi. Herkesin elinde telefon vardı ve o telefonlar onları ele geçirmiş gibiydi. Bana küçücük aynalar gibi gözüken telefonları görünce mideme oturan taş geri döndü. Herkes sadece o aynaların içinden çocuklarına bakıyordu ama onları görmüyorlardı. Ben yine en arkadaydım.
Ama bu kez kaçmamıştım. Perde açıldı. Işıklar yüzüme vurunca gözlerimi kırpıştırdım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki herkes duyacak sandım. Tam perdenin arkasına saklanacak gibi oldum. Sonra öğretmenimi gördüm. Sahnenin kenarında duruyordu. Sadece bana sıcacık gözleri ile baktı ve gülümsedi. Ben de tüm gücümle derin bir nefes aldım ve müzik başladı. Ayaklarım titreyerek de olsa hareket ettim. Hareket ettikçe utanma duygum yerini mutluluğa bıraktı. Gösterimiz bittiğinde kendi kendime “Keşke daha fazla devam etseydi” dedim. Anneler, babalar, teyzeler, amcalar ve diğer herkes ayağa kalkmış, bizi yüzlerindeki heyecanla, coşkuyla alkışlıyordu. Seyreden anne, babalar gösterinin büyüsüne kapılmıştı.
Ben başarmıştım. Gerçekten başarmıştım. Koşarak öğretmenimin yanına gittim. “Başardım öğretmenim!” dedim. Sesim sevinçten nefes nefes kalmıştı. Bacaklarına sımsıkı sarıldım. O da eğilip saçımı okşadı. “Gördün mü?” dedi, “Yapabildin.” İçimde güneş açmış gibiydi. Tam o sırada annemin sesi duyuldu. Dümdüz sapsarı saçları ve ayağında kocaman topuklu ayakkabı vardı. Bir elinde çantası, diğerinde son model telefonu vardı. Yürürken bile telefon ekranına bakıyor, arada saçının önüne düşen bir tutamı parmakları ile düzeltiyordu. Sanki birazdan beni değil, kendisini çekeceklerdir.
Yüreğim hop hop ediyordu.
“Hira!”
Adımı söylemiyordu da sanki dövüyordu. Sesindeki öfke koridorun duvarlarına çarpıp geri geldi.Yanımıza geldiğinde önce bana değil, telefonuna baktı. Ekranı parmağıyla yukarı doğru kaydırdı. Sonra yüzünü buruşturdu. O anda içimden Ya o taş olsun ya da ben olayım, diye geçirdim. Böylece kalbim kırılmaz ve yüreğim incinmezdi.
“Sen nasıl bir çocuksun?”
Ne olduğunu anlayamadım. Öğretmenim de önce anneme sonra da bana baktı. Yüzünde şaşkın ve çaresiz bir bakış vardı.
“Hep en arkalara geçmişsin! Bir tane doğru düzgün fotoğrafın yok.”
Ekranda başka çocuklar vardı. Gülen yüzler… Yakın çekilmiş fotoğraflar… Kimi annesine sarılmış, kimi elinde balon tutuyordu.
Ben yoktum.
“Canlı yayın açtım, seni bulamadım. Herkes çocuğunu çekmiş. Herkes paylaşacak. Ben ne paylaşacağım şimdi?”
Sesi o kadar gür çıkıyordu ki o bağırdıkça ben küçüldüm. Az önce alkışlarla mutlu olan ben gitmişti yerine, annemin kızgın sesinin doldurduğu eski utangaç Hira gelmişti. Bacağına sımsıkı sarıldığım öğretmenim gözlerimin içine baktım o da bana acı acı gülümsedi. İstemsizce eteğini tuttum, biraz daha yakınına sokuldum. Annem hâlâ konuşuyordu.
O sırada okul müdürü yanımıza geldi. Annemin sesini duyunca önce bana baktı, sonra anneme.
“Bir sorun mu oldu?”
Annem hemen telefonu ona gösterdi. “Hira yine en arkada durmuş. Gösteri boyunca doğru düzgün bir fotoğrafını çekemedim.” Müdürün yüzündeki ifade bir anda değişti. “Aaa, tabii… Sizi çok iyi anlıyorum.” Müdür yardımcısı da hemen yanımıza sokuldu. “Biz de Hira’nın biraz daha önde olmasını istemiştik,” dedi.
Öğretmenim başını kaldırdı. “Ben…” Müdür yardımcısı sözünü kesti.
“Çocuklarımızın kendine güvenmesi, özgüvenin gelişmesi çok önemli, özellikle böyle güzel bir gösteride…”
Sonra anneme dönüp gülümsedi. “Siz çok haklısınız.” Annemin yüzündeki öfke biraz olsun dağıldı. “Ben de onu söylüyorum,” dedi. “Bir kere de önde dursaydı.” Müdür başını salladı. “Elbette. Siz annesisiniz, çocuğunuzu en iyi siz tanırsınız.” Müdür yardımcısı da hemen ekledi: “Anne sezgisi başka.”
Üçü konuşurken ben orada yokmuşum gibi hissettim. Benim hakkımda konuşuyorlardı ama bana hiç bakmıyorlardı. Biraz önce sahnede titreyen bacaklarımla dans eden çocuk değildim artık. Ben, fotoğrafı çekilememiş bir çocuktum. Öğretmenim bana baktı. Hiçbir şey söylemedi. Ama gözleri sanki “Sen başardın,” diyordu. Bende onun bacaklarına daha sıkı sarıldım. Annem hâlâ konuşuyordu.
“Bir de canlı yayın yaptım. Herkes görsün istedim. Şimdi ne paylaşacağım ben?”
Müdür gülümseyerek: “Merak etmeyin, bir sonraki gösteride daha güzel fotoğraflarınız olur.”
Annem de gülümsedi. “İnşallah”
O an üç yetişkinin yüzünde aynı gülümsemeyi gördüm. Ama öğretmenimin yüzündeki gülümseme farklıydı. O, benim için gülümsüyordu. Diğerleri ise annem için…
O an ilk defa düşündüm. Demek ki en önemli şey benim korkumu yenmem değilmiş. Demek ki annem benim dans ettiğimi görmemişti.Demek ki ben sahneye çıkmış olsam da olmamış olsam da fark etmiyordu.Önemli olan telefondaki yerimdi.Gözlerim doldu.Öğretmenime baktım.O hiçbir şey söylemedi.Sadece bana baktı.
Öyle bir baktı ki…
Sanki az önceki utangaç Hira’yı ve cesaretimi yalnız o görmüştü.Ben de yeniden bacaklarına daha sıkı sarıldım ve kafamı kaldırıp sulu gözlerle ona baktım.Öğretmenimin gözleri de benimki gibi ıslak ıslaktı. O an hissettiğim şey bu dünyada beni anlayan tek kişinin o olduğuydu.
Eve dönerken camdan dışarı baktım. Ağaçlar geriye doğru gidiyordu. Annem hala fotoğraflardan söz ediyordu.
“Bir kere de önde dursaydın…”
“Bütün çocuklar nasıl güzel çıkmış…”
“Ben şimdi ne paylaşacağım?”
Babam ise annemin sürekli söylenmesini duyuyordu ama dinlemiyordu sanki. Ben ise ilk kez içimde sessizce büyüyen bir cümleyi dinliyordum. Demek ki annem mutlu değilse, ben de yeterince iyi değildim.
Yıllar sonra anladım.O gün eksik olan ben değildim.Cesaretim de değildi.Eksik olan yalnızca bir fotoğraf değildi.Bir çocuğun korkusunu görebilecek bir bakıştı.Ama ben bunu uzun yıllar boyunca başka türlü sandım.
Ben değil…
Fotoğrafım eksikti.

