Taşınmak insanın eşyalarını değil, yıllardır dokunmadığı hatıralarını da eline almasına neden oluyormuş.
Hale bunu, otuz bir yaşında öğrendi.
Odası neredeyse boşalmıştı. Duvarlarda yıllarca asılı kalan çerçevelerin soluk izleri kalmış, pencerenin önünde duran çalışma masasının yerinde güneşten açılmış dikdörtgen bir leke oluşmuştu. Çocukluğunun geçtiği odanın sesi bile değişmişti. Eşya azaldıkça yankısı çoğalmış, yıllar önce söylediği cümleler duvarlara sinmiş gibi hissettirmişti.
Koridordan koli bantlarının cırt sesi geliyordu.
Annesi mutfaktan seslendi.
“Bazanın altına da bak. Bir şey kalmasın.”
Hale dizlerinin üzerine çöktü. Bazayı kaldırınca yüzüne yıllardır açılmamış bir yerin toz kokusu vurdu. Eski okul defterleri, tek eşini kaybetmiş bir eldiven, sararmış bir oyuncak tavşan ve en dipte bordo kapaklı kalınca bir kitap…
Kitabı eline alınca önce şaşırdı.
Nutuk.
Bir an nereden çıktığını hatırlayamadı.
Parmakları kapağın üzerindeki ince toz tabakasını sildi. Sonra içgüdüyle ilk sayfayı açtı. Açtığı anda göğsünün ortasında eski bir sızı uyandı.
İlk sayfanın ortasında düzensizce koparılmış, avuç içi büyüklüğünde boş bir yer vardı. Parmağı yıllar önce yırtılmış kâğıdın pütürlü kenarında dolaşırken odadaki sesler yavaşça uzaklaştı.
Bir anda sekiz yaşındaydı. Öğretmeni kompozisyonları dağıtırken gülümsüyordu.
“Belediyeler arası Atatürk konulu kompozisyon yarışmasında üçüncü olan öğrencimizi alkışlayalım.”
Sınıf alkışlarla dolmuştu. Hale, utana sıkıla ayağa kalkmış, ayakkabılarının burnuna bakarak kürsüye yürümüştü. O gün ilk kez adını kalabalığın içinde duymuştu.
Ödül olarak bordo kapaklı bir Nutuk vermişlerdi. Kitabın ilk sayfasına özenle yazılmıştı.
Belediyeler Arası Kompozisyon Yarışması
Üçüncülük Ödülü
Hale…
Hayatında ilk kez adı, bu kadar güzel yazılmıştı.
Kitabı eve gelir gelmez annesine uzattı. Müzeyyen Hanım tenceredeki yemeği karıştırıyordu. Şöyle bir göz attı. “Güzel.” Sonra yemeğin tuzunu düşündü. Hale ise kitabını düşündü.
Babası akşam geldiğinde ödülle birlikte verilen küçük para zarfını gösterdi. Babası gülümsedi. “Ben bunu saklayayım.” Çocuk aklıyla “saklamak” kelimesini güvenli bir yere koymak sanmıştı. O para bir daha hiç konuşulmadı.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Kitabını almak için rafına uzandığında yerinde olmadığını fark etti. Önce odasını aradı. Sonra salondaki kitaplığa baktı. Bulamayınca annesine sordu.
“Anne, benim Nutuk nerede?”
Müzeyyen Hanım hiç duraksamadan cevap verdi.
“Nermin istedi. Aylin okusun diye verdim.”
Hale’nin boğazı düğümlendi.
“Ama o benim ödülümdü.”
“Kitap işte.”
“Benim adım yazıyordu.”
“Yazı mı önemli, kitap mı?”
Hale cevap veremedi. Çünkü sekiz yaşındaki bir çocuk, kendisi için önemli olan bir şeyi nasıl anlatacağını bilmiyordu. Kitap haftalar sonra geri geldi. Hale heyecanla ilk sayfayı açtı. Açtığı anda nefesi kesildi. Adının yazdığı yer yoktu. Kâğıt aceleyle koparılmıştı. Yırtığın kenarında küçük lifler dışarı taşmıştı. Parmaklarını boşluğun üzerine koydu. Sanki adı değil de çocukluğu sökülüp alınmıştı. Koşarak annesine gitti.
“Anne… Bak.”
Annesi elindeki çamaşırları katlamaya devam etti.
“Ne olmuş?”
“Benim adım yok.”
“Kim kopardıysa koparmış.”
“Orada benim ödülüm yazıyordu.”
Annesi omuz silkti.
“Alt tarafı bir yazı.”
O gün Hale ilk kez şunu öğrendi. İnsan bazen kaybettiği şey için değil, kaybettiği şeyin kimseyi üzmemesi için ağlarmış.
“Hale…”
Annesinin sesi onu yeniden bugüne döndürdü.
“Eşyalarını ayırdın mı?”
Hale, yıllardır görmediği kitabı usulca kolinin içine yerleştirdi. Bu kez en alta değil. En üste. Sanki yıllarca karanlıkta beklediği yeterdi. Müzeyyen Hanım kapının eşiğinde durdu.
“Onu da mı götürüyorsun?”
Hale, ilk kez yıllardır içinde tuttuğu cümleyi sordu.
“Anne…”
“Hatırlıyor musun? O kitabı bana sormadan vermiştin.”
Annesi bir an düşündü. Sonra yüzünde en ufak bir pişmanlık ifadesi belirmeden cevap verdi.
“Otuz bir yaşına geldin hâlâ onu mu düşünüyorsun?”
Hale sustu. Elini kitabın ilk sayfasındaki boşluğun üzerine koydu. Annesi arkasını dönüp odadan çıkarken aynı sakin sesle söylendi.
“Sen de her şeyi büyütüyorsun… Altı üstü bir kompozisyon yarışmasıydı.”



