Yazıp yazıp sildim içimdeki duyguları. Kalbimin içinde taşlaşmış hislerin bir yolu yordamı var mıydı, bilmiyorum. Bu yazıyı 12 Eylül, saat 21.58’de yazıyorum. Önceden yazdığım bir yazı hâlihazırda duruyordu. Tekrar tekrar okudum ama sonra silme tuşuna bastım ve hepsini sildim. Adı “Vedalara Sığmayan Mektuplar” idi. Hayat her zaman kendi yolunu bulur mu, bilmiyorum. Bilsem de belki bazı şeylerin olduğu gibi kalması biraz da işime geliyor. “Neden daha sonra olmasın?” diyerek geriye attıklarımız öyle anlarda karşımıza çıkıyor ki taşlaşmış hislerimize bir yenisi daha ekleniyor.
Annemin kaybı, üzüntüsü, acısı yüzümdeki neşeyi alıp götürdü. Kazıdı resmen. Her gören, “Neden gülmüyorsun?” diye soruyor. Konuşmayı bile unuttum sanki. İki kelimeyi bir araya zor getiriyorum. Belki de uzun bir süre böyle devam edecek, kim bilir. Uzun zaman oldu yazmayalı, okumayalı. Yarıda bırakılan kitaplar, ikinci kez alınan aynı kitaplar, okunmayı bekleyen bir sürü kitap… Dışarıda hayat akıyor, ben eve mahkûmum sanki. Evdeyim. İşim yok, işten ayrıldım. Belki de yasım bitmedi. Belki de eskisi kadar zevk vermiyor hiçbir şey. Kuzenim Azra çağırıyor, “Gezelim, kahve içelim,” diye. İstiyorum aslında ama zihnimdeki susmayan ses beni geri itiyor. Sonra odama kapanıyorum. Belki hayata karışmak, insanlarla selamlaşmak, günaydınlaşmak iyi gelir mi, bilmiyorum. Çoğu kez de “Annem öldü, evet ama belki de hayırlı olan buydu,” diyorum kendime. Yatalaktı. Eğer kalsaydı, memleketimin yazları aşırı sıcak geçiyor, vücudu yara döküyordu; belki çok daha kötü olacaktı.
Üç aydır yanına gitmiyorum. Geçenlerde Meliha Hanım -annemin dayısının torunu- mezarının resmini attı. Tuhaf oldum. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemedim. Ne eve sığabildim ne de içime. Kabul görmedi sanki içimde bir yerlerde. Gözyaşlarımı yutuyorum resmen. Yaşlar akacak gibi oluyor, sonra geriye doğru kaçıyor. İçimde biriktirdiklerim, içime attıklarım kaç oda dolusu, bilmiyorum. Annemin hastalık sürecine dair “acabalar” dolanıyor aklımın kıyısında. Bazen delirecek gibi oluyorum. Mümkün mü acının geçmesi? Mümkün mü hafiflemesi, yaranın kabuk tutması? Belki de mümkündür.
Gamze Hanım sayesinde yeniden emeklemeye başladım. “Yazacaksın,” dedi. “Yazacaksın ki akıp gidecek, hafifleyeceksin.” Hakikaten kalem öyle sihirli ki aktığı gibi akıyor. Umarım saçmalamıyorumdur. Hatam olursa affola. Belki de kırılma noktam, şu andır. Kaderimin, hislerimin, düşüncelerimin kahrını çekmeyi bırakırsam, hayata karışırsam belki de yeniden doğar batan güneş. Korkularım var. Yeniden başlamaya, yeniden öğrenmeye… Ya yapamazsam? Ya başaramazsam? İnsanlar ne düşünür hakkımda? El âlem baskısı ne beter bir duygu döngüsü yahu. İnsanı karantina altına alıyor resmen. Ama sonra düşünüyorum; herkes sizi anlatır, hikâye yine de hep eksik kalır. Çünkü sizi sizden başka ikinci, üçüncü şahıslar tam olarak anlatamaz. Gece olunca evinizin içini kim görüyor? Kim sizin uyandığınız anlara şahit? Kim kapıyı kapattıktan sonra yüzünüzün nasıl değiştiğini, sustuğunuzda aklınızdan neler geçtiğini biliyor? İnsanların sizin hakkınızda mutlaka söyleyecek birkaç cümlesi vardır ama insanın asıl hikâyesi, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde yaşanır. Anlaşılmak bazen şifadır, bazen hediyedir, çoğu kez de ağır bir cezadır.
Ben çoğu şeyi anlatmıyorum kimseye. Zaten herkese her şey anlatılmaz. Her söz her kulağa, her insan da her eve sığmaz. Hayat bir yerlerde akıp giderken insanın olduğu yerde kalması tuhaf bir şey. Hep sonraya attıklarımız başka bir günün tarihinde, “Keşke yapsaydım,” diye karşımıza çıkıyor. Erteleme okulunu. Erteleme görmek istediğin ülkeyi, şehri. Tanı, gör, öğren. Çünkü insanın içinde ukde kalan şeyler zaman geçtikçe küçülmüyor; insan büyüdükçe onlar da büyüyor. Gezdiğim yerler yok, gördüğüm ülkeler yok. Doğdum doğalı Adıyaman’dayım.
Okuyorum. Eski mecmuaları karıştırıyorum. Çok sevdiğim bir yazar var, adını yazmayacağım. Oyuncuydu, başarılı bir yazar oldu. Eski gazete yazılarını okuyorum, kitaplarını ve anlattıklarını okuyorum. En son yazdığı kitaptan bir önceki kitabını öyle içten okumuş olmalıyım ki anlattıkları, sanki bir süre sonra hayatıma dönüştü. Annemin hastalığı, sonra ayaklarını sürükleyerek odalara gitmesi, özel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalmam ve son zamanlarında bazı şeyleri unutması… Belki de başlangıç noktam annem. Belki iş, yaşam tarzı, medeniyet, kültür, işsizlik değil. Başlangıç ve bitirmem gereken ilk rota annem. Bunu şu an yazdıkça anlıyorum. Düşünün, bir teyze örgü örüyor. Bitirmeye yakın fark ediyor ki daha en başta bir ilmek atlamış. Başlıyor sökmeye. Söktükçe açılıyor örgü. Başa geldiğinde yeniden başlıyor. Bu defa daha dikkatli. Hata yapmadan ama ezberlediği gibi de değil; sanki yeniden öğreniyormuş gibi… Belki de yeniden başlamam için hayatımdaki düğüm noktasını bulup baştan sökmem lazım. İyi bir yaşam sürebilmek için bazen insanın ilerlemek yerine geriye dönmesi gerekiyordur. Geriye dönünce insan yalnızca acılarını görmüyor ki. Hatalarını da görüyor. Yapmadıklarını, ertelediklerini, “Daha sonra yaparım,” dediklerini… Hadi gelin, hikâyenin biraz daha gerisine gidelim.
Şimdiki gençlere bakıyorum. “Fenomen olacağım,” diye işini, okulunu, geleceğini ikinci plana atanlar var. Elimizde tuttuğumuz, pahalı pahalı markalara dünyanın parasını verdiğimiz telefonlar… Kamerası daha iyi olsun, kimsede olmayan bende olsun, yenisi çıktıysa benimki de değişsin. Yahu bir dur! Önce kolunda bir altın bileziğin olsun. Bir mesleğin, bir işin, bir bildiğin olsun. Çünkü bunların çoğu gelip geçici. Ekran genç olanı sever, güzel olanı sever, yakışıklı olanı sever ama hep aynı kalacak değiliz ya. İlla bir yerde yaşlanacağız. Ellerimiz buruşacak, yüzümüzde çizgiler olacak. Bugün uğruna birbirimizle yarıştığımız telefonların modelleri bile unutulacak. Peki elimizde ne kalacak? Ben lise yıllarıma dönebilseydim oturup eşek gibi çalışırdım. Hatta liseyi de bırakın, ortaokul yıllarıma dönmek isterdim. Yeniden o sıralara oturmak, teneffüs zilini duymak, koşup oynamak… Nerede o yıllar?
Mavi önlüğümüz vardı. Beyaz yakamız, kravatımız, gri keçe kumaştan pantolonlarımız… O zaman bunların hiçbirinin kıymetini bilmiyorduk. Okul bitsin, zil çalsın, eve gidelim diye bekliyorduk. Şimdi insan dönüp o sıralara bir kere daha oturabilmek için neler vermez diye düşünüyor. “Aman canım, okuyan ne olmuş ki?” demeyin. Okuyan çok şey olmuş. Avukat olmuş, mimar olmuş, doktor olmuş, polis olmuş, devlet memuru olmuş. Gastronomi okumuş, pastacılığı öğrenmiş, ekmekçilik öğrenmiş. Bir meslek edinmiş. Elinin altında bir bilgisi olmuş. Elbette diploma tek başına insanı insan yapmıyor, okumayan herkes başarısız da olmuyor. Ama öğrenmek insanın önüne başka kapılar açıyor. Bunu insan ergenken anlamıyor işte. Laylaylom geçiyor hayat. Halk tabiriyle dünya toz pembe. Sanki hep on beş, on altı, on yedi yaşında kalacağız. Sonra bir bakıyorsun on sekiz olmuşsun. Yirmi olmuşsun. Yirmi beş olmuşsun. İş bulma dönemi başlamış. Erkeği, kızı fark etmiyor; çalışmak ve kendi ayaklarının üzerinde durmak zorundasın. Aile bir yere kadar destek olabilir. Sonrası senin. Kendin kazanacaksın. O zaman anlıyorsun paranın kolay kazanılmadığını. Sabah kalkmak, işe gitmek, saatlerini vermek, yorulmak, bazen istemediğin insanlara tahammül etmek… Sonra beş dakikada pahalı bir çantaya gözün değiyor, alıyorsun. Para bitti. Saat, parfüm, mücevher… Elbette insan çalışıp kazandığını yiyecek, gezecek, kendine bir şeyler alacak. Bundan daha doğal ne var? Ama insan biraz da yarını düşünmeli. Ben kendimi iyice kaptırdım. Sanki karşımda komşum var, en yakın dostum varmış gibi sohbet ediyoruz. Olsun. Belki de böylesi daha iyidir.
Pişman olup geriye dönemeyen onca insan var ki… Benim gibi. Liseyi dokuzuncu sınıfta arkadaşlarıma takılarak bıraktım. Daha doğrusu sınıfta kaldım. İkinci sene insan akıllanır, değil mi? Ben akıllanmadım. Tekrar aynı hatayı yaptım. Tabii aileden zılhıtı yedim. Bizim buralarda azarlanmaya “zılhıt yemek” derler. Güzelce yedim zılhıtı. Sonra okulu bıraktım. Tasdiknamemi verdiler. Geçmiş ola! Benim kafamda hayat bitmişti. Ee üniversiteyi de okuyamam, sınavlar da bitti. Ne olacak şimdi? İnsan o yaşlarda yaptığı bir hatanın bütün hayatına mühür vurduğunu sanıyor. “Bitti,” diyorsun. Oysa hayat senin bitti dediğin yerden habersiz devam ediyor. Babam o zamanlar Allah’a şükür kazanımızı kaynatıyordu ama ee, erkeğim sonuçta, evde de oturamam. Çalışmaya başladım. Bijutericide çalıştım. Markette çalıştım. Beş yıl sigortasız çalıştım. Şimdi geriye dönüp baktığımda kendime yaptığım en büyük haksızlıklardan biri buydu. Gençken sigortanın ne demek olduğunu, emeğinin yalnızca ay sonunda eline geçen paradan ibaret olmadığını anlamıyorsun. Sonra bir gün, “Bu böyle gitmez,” dedim.
Açık lise diye bir şey olduğunu duydum. Allah Allah! Daha önce hiç duymamışım. Gittim, kayıt yaptırdım. Kitaplar verdiler. Baktım, bildiğin okul kitabı. Bizim okulda kullandığımız kitaplar gibi. Ne garip geldi. Sanki yıllar önce yarım bıraktığım sırayı birileri saklamış da önüme yeniden koymuştu. Kitapları aldım. Çeke çeke eve götürüyorum. Sokakta poşetler yırtıldı. Kitaplar ağır, ben birini topluyorum öteki düşüyor. Bir şekilde kendimi eve attım. O zamanlar telefonum vardı, başladım araştırmaya. Bir uygulama buldum, üye oldum. Ders anlatımları, kitapların konu anlatımları… İçimde yeniden küçücük bir öğrenci çıktı sanki. “Bu defa yapacağım,” dedim. Derken babamdan tak diye iflas haberi geldi. Ben şok. Annem şok. Hayda! Olacak şey değil yahu. İşte hayatın huyu biraz böyle. Sen bir tarafta geleceğini toparlamaya çalışırken, o öbür taraftan bütün düzenini değiştirebilir. Gaziantep’e taşındık. Bodrum katı gibi rutubetli bir ev. İki oda, bir mutfak, banyo ve tuvalet. Ee odalar da küçük. “Nasıl olacak?” diyorum. Çünkü biz dört artı bir, kocaman bir holü olan, balkonu neredeyse hol kadar büyük bir evden gelmişiz. İnsan elindekinin kıymetini bazen ancak kaybedince ölçebiliyor. Taşındık, ettik, eyledik. Annem o küçücük eve girdi ve evi yuvaya döndürdü. Anneler sihirlidir. Bir perde asarlar, bir örtüyü düzeltirler, mutfaktan bir yemek kokusu gelir, çay demlenir; bir bakmışsın “Buraya nasıl sığacağız?” dediğin yere “evim” demeye başlamışsın. Metrekare küçülür ama annen varsa insanın dünyası yine bir şekilde sığar o eve.
Kitaplarımı da kendimle getirdim. Sabahlara kadar ders çalışıyordum. Ev sessizleşiyor, herkes uyuyor, ben kitabın başında. Annem sabah namazına kalktığında beni hâlâ çalışırken görüyordu. “Evladım, ezan okunuyor. Hadi uyu artık,” diyordu. “Tamam anne,” diyordum. Yine uyumuyordum. Belki yıllar önce okulu bırakan çocuğa yetişmeye çalışıyordum. Belki de tasdiknamesini eline aldığında hayatının bittiğini sanan o çocuğa, “Bak, bitmemiş,” demek istiyordum. İnsan bazen yıllar sonra kendi çocukluğunun öğretmeni oluyor. İşte belki bu yüzden, bugün yeniden sürekli eğitim alıyorum. Şu an aldığım eğitim, pastacılık ve ekmekçilik eğitimi. Bir nebze de olsa aklımdaki soru işaretlerini siliyor. “Neden olmasın?” dedim. Bu da bir çıkış kapısı ne de olsa, değil mi?
Şimdi otuz yaş denilen yerde durup geriye bakıyorum. Otuz yaş dedikleri dönem çok dinamik bir yaş. Bir tarafında “Keşke”ler duruyor, öteki tarafında hâlâ “Neden olmasın?”lar. Artık on beş yaşındaki kadar dünyadan habersiz değilsin ama hayatın bittiğini söyleyecek kadar da yaşlı değilsin. Hatalarını görebilecek kadar büyümüşsün, onları düzeltebilecek kadar da gençsin. Belki insanın asıl eğitimi de burada başlıyor. Okul sıralarında öğrendiklerini unutabiliyorsun ama hayatın öğrettikleri, kolay kolay silinmiyor. Hangi telefonu kullandığını, hangi çantayı aldığını, hangi markayı giydiğini bir gün unutuyorsun. Ama yarım bıraktığın şeyler insanın içinde bir yerde oturup seni bekliyor. Benimki de beklemiş.Yıllarca. Ama saat 22.40 olmuş.
Arada mola veriyorum, çay alıyorum. Albümlere bakıyorum. Eski mektupları okuyorum. Günlüklerimi karıştırıyorum. Dışarıdaki hayata bakıyorum. Mahallede oturan teyzenin sesi yükseliyor birden, “Gelinim, bir kahve yap da içelim!” Konu neydi, neye dönüştü? Olacak şey değil yahu. Hayırlısı bakalım. Belki de bu yazdıklarım daha ilk satırdan okunup yayımlanmayacak. Ama yazıyorum yine de. Buda Murat’ın iç döküşü de böyle olsun. Belki de hep güçlü yazılacak diye bir şey yok ki. Biraz da hayatın içinden olmalı. Ben küçüklüğümden beri yazmaya meraklıydım. Nerede bir kâğıt kalem bulsam not alırdım. Ağaçtan, kuşlardan, buluttan, bir bakıştan, bir sözden, bir gülüşten etkilenirdim; hemen kısa bir şey yazardım. Şu an Müzeyyen Senar’dan “Agora Meyhanesi” eşlik ediyor yazıya. Şarkı çalıyor, ben yazıyorum. Yeniden başlamak, yeniden adım atmak. Ne güzel kim bilir…
Peki insan yeniden başlamaya nereden başlar? Hep bu soruyla karşı karşıya geldim. Hep bu sorunun içinde bir cevap aramaya çalıştım. Kimseye sormadım cevabını. Çünkü galiba kendim bulmak zorundaydım. Kendim öğrenerek, yeniden deneyerek… Bilmesem bile, bulduğum cevaptan emin olmasam bile, hatta bazen hiçbir şeyden lezzet almasam bile başa dönüp, bu sorunun cevabını kendim bulmak zorundaydım. Şimdi cevap verebilir miyim? Kırıldığı yerden. İnsan kırıldığı yerden yeniden başlamalı, oradan ilk adımını atmalı. Aradan kaç gün, kaç ay, kaç yıl geçtiyse geçsin; taş nerede duruyorsa orayı kırmalı insan. Parçalamalı, ayırmalı ki nefes alsın, daralan alanı biraz genişlesin. Geriye dönmek mi bunun adı? Evet. Unutamamak mı? Evet, adı o olsun. Hiç önemli değil. Kırılmalı o taş. Gerekirse defalarca… Her kırdığında kanasın, yanında yeni yaralar açılsın ama sonunda o yaranın içinden iyileşerek çık. Yeniden başlayarak çık. Aynı yerde takılı kalmadan… Çünkü belki de yeniden başlamak geçmişi unutmak değildir. Geçmişin seni bıraktığı yerde ömür boyu beklememeyi öğrenmektir. Otuzunda, kırkında, ellisinde, altmışında, sekseninde ve doksanında öğrenilecek daha çok şey olabilir.
Önümde mavi önlüğüm yok, beyaz yakam yok, gri pantolonum yok. Annem de sabah namazına kalkıp, “Evladım, artık uyu,” demiyor. İşte insanın bazı cümleleri yazması ne kadar zor. Yıllar önce sabaha kadar ders çalışırken beni uyutmaya çalışan annem yok artık. Ama onun, “Uyu evladım,” dediği geceler de küçücük rutubetli bir evi, yuvaya çevirdiği günler de benim kitaplarımı taşıyıp yeniden öğrenci olmaya çalıştığım o hayat da içimde bir yerde duruyor. Belki insan kaybettiği hayatı dışarıda aramamalıdır. Başka şehirlerde, başka evlerde, başka insanlarda, henüz açılmamış kapılarda… Belki bütün mesele, yıllardır içine bakmaya korktuğun o yere dönebilmektir. Çünkü insan bazen hayatını kaybetmez; yalnızca acısının, pişmanlıklarının, korkularının altında bir yerde unutup gider. Ve bir gün bütün cesaretini toplayıp o taşı kaldırdığında fark eder. İçinde hâlâ yaşayan, onu bekleyen bir hayat vardır.
Belki yeniden başlamak dediğimiz şey de yepyeni biri olmak değildir. Yıllar önce yarım bıraktığın kendine dönüp elinden tutmaktır. “Hadi,” demektir, “kalk, daha bitmedi.” Çünkü insan için en büyük geç kalmışlık yaşının ilerlemesi değildir; hâlâ vakti varken başlamaya cesaret edememesidir. İnsan bazen kapıyı değil, içindeki kabuğu kırmalı. Saat 00.00.

