Hikâyenin En Güzel Başlangıcındasın Unutma Kimsenin Hayatında Figüran Değilsin
Geriye dönüp bakınca, insan en çok kendine şaşırıyor. Oysa yaşarken, o fırtınanın tam ortasındayken, girdapta savrulurken ne kadar da çaresiz hissediyor kendini. Ne kadar da darmadağın, rotasını kaybetmiş bir gemi gibi çalkantılı… Sanki o başımızın üzerindeki kurşuni bulutlar hiç dağılmayacakmış gibi, sanki o kapkara gökyüzü bir daha asla maviye, o umut dolu parlak sabahlara uyanmayacakmış gibi geliyor o an insana. Acı, doğası gereği bencildir; düştüğü ânı dünyanın tek gerçeği sayar, etrafındaki her şeyi karartır payesinde yürür ve insana bundan sonra hep böyle karanlık kalacağını fısıldar. Hayatın en büyük yanılgısı, fırtınanın şiddetini gökyüzünün kalıcı rengi zannetmektir. İnsan, kendi gecesinde kaybolduğunda sabahın varlığına inanmakta güçlük çeker; oysa güneş, bulutların ardında her zaman nöbettedir. Bir ömrü bir güne sığdırmak istersiniz bazen, o günün ağırlığı altında ezileceğinizi bile bile. Adımlarınız ağırlaşır, kelimeleriniz tükenir ve siz sadece susarak o fırtınanın geçmesini beklersiniz. İçinizdeki yankı o kadar büyür ki, dışarıdaki dünyanın gürültüsünü duyamaz hâle gelirsiniz. Kendinizle baş başa kaldığınız o ilk ıssız saniyede, aslında ne kadar yalnız olduğunuz gerçeğiyle yüzleşirsiniz. Bu yüzleşme, insanın ruhunda açılan en derin gediktir ve o gediği kapatacak hiçbir dünyevi ilaç henüz icat edilmemiştir. İnsan ruhu, hırpalandıkça genişleyen ama eski şekline asla dönemeyen bir kumaş gibidir. Her darbede bir parça daha esner, bir parça daha incelir ve en sonunda öyle bir an gelir ki, artık hiçbir rüzgâr onu yırtamaz hâle gelir. İşte o aşılmaz direnç noktasına ulaşana kadar çekilen çile, ömrün en ham, en acemi dönemine denk düşer. Biz o acemiliğin bedelini, gençliğimizin en güzel senelerini bir masada bırakarak ödedik.
Ama zaman, o her şeyi usul usul yerli yerine koyan, kırık dökükleri görünmez yapıştırıcılarıyla sabırla birleştiren o sessiz usta, gün geliyor en derin yarayı bile geçmiş zaman hikâyesine dönüştürüyor. Yine de bazı pazar günleri, gökyüzü aniden karardığında, bulutlar ağırlaşıp yeryüzüne doğru sarktığında ya da sokakta sisli bir hava hüküm sürdüğünde, kalbinin o en ücra köşesinde saklanan o eski, kilitli sandık aniden açılıveriyor. İçinden dökülenler canını eskisi gibi kanatmıyor belki ama sızlatıyor işte. İncecik, derinden bir sızı… Bir şarkı duyarsınız, bir dolmuşun buğulu camına çarpar gözünüz ya da sokakta yürürken birinin ceketini omuzlarına alışını izlersiniz de, o sızı gelir tam göğsünüzün ortasına bağdaş kurup oturur. Hafıza, üzeri küllense de kıvılcımını koruyan gizli bir ocaktır. O ocağın küllerini üflemek, geçmişin hayaletlerini bugünün sokaklarına davet etmektir. Sokaklar ki ne anıları barındırır koynunda, ne adımları silip süpürür kaldırımlarından. Bir zamanlar el ele yürüdüğünüz o kaldırımlarda şimdi tek başınıza gölgenizi takip ederken bulursunuz kendinizi. Gölgeniz bile size yabancı gelir bazen, o eski günlerin ışığı vurmadığı için kararmıştır çünkü. İnsan, geçmişin yükünü sırtında taşımaktan yorulduğunda, bir yerlerde durup soluklanmak ister ama o durduğu yer tam da yarasının açıldığı yerdir. Kaçmak istersiniz kendinizden, adımlarınızı hızlandırırsınız, şehirler değiştirirsiniz, yeni yüzlerin arkasına gizlenirsiniz ama kalbinizdeki o sızıyı göğüs kafesinizde taşıdığınız sürece her yer aynıdır, her yer o sisli günlerdir. Hatırlamak, kalbin kendi rızasıyla girdiği en büyük hapishanedir. O hapishanenin parmaklıklarını kendi ellerinizle örersiniz de, anahtarını asla bulamayacağınız bir kuyuya fırlatırsınız. Sonra da bir ömür boyu o parmaklıkların arkasından dışarıdaki dünyayı izler, herkesin sizin gibi mahkûm olduğunu sanırsınız. Oysa dışarıda hayat akıp gitmektedir ve kimse sizin içeride hangi anının nöbetini tuttuğunuzla ilgilenmez.
Belki de dönmeyi bilmiyordu, diye düşünüyor insan bazen. Kendini avutmak, o içindeki dinmeyen kırgınlığı, o haksızlığa uğramışlık hissini biraz olsun hafifletmek için bahaneler silsilesine sığınıyor. İnsan ruhu böyledir; karşısındakinin vicdansızlığını doğrudan kabul etmektense, ona çaresizlikler atfetmeyi seçer. Dönemedi der, beceremedi der, yolu bulamadı der… Yoksa üşüdüğümü bile bile, o ayazın, o ayarsız dünya soğuğunun ortasında titrediğimi göre göre, o koskoca fırtınada tek başıma kaldığımı fark ede ede ceketini atmaz mıydı omuzlarıma? Atardı, diye fısıldıyor içindeki o uslanmaz, o bir türlü büyümek istemeyen çocuk. Ama atmadı. O ceket o omuzlara hiç değmedi. O el, o rüzgârı kesmek için asla uzanmadı. Ve biz o gün, o soğuk çay bahçesinde, hayatın en amansız, en hazırlıksız kışıyla baş başa kaldık. Üstelik üzerimizde incecik bir hırka bile yokken, korumasız, kalkansız ve tamamen çıplak bir kalple… Gitmek isteyene bahaneler rüzgâr olur, kalmak isteyene ise en sert fırtına bile veda etmeye yetmez. İnsan sevgisinin büyüklüğünü karşı tarafın merhametine endekslediğinde kaybetmeye mahkûmdur. Biz o çay bahçesinde sadece bir insanı kaybetmedik, bir insanların bizi koruyabileceğine olan o sarsılmaz inancımızı da bıraktık o kırık masanın üzerinde. Oysa ne çok inanmıştık onun kolları arasında dünyanın tüm kötülüklerinden uzakta olduğumuza. Ne çok güvenmiştik o omuzların bizi her kıştan koruyacak birer kalkan olduğuna. Yanılgıların en büyüğü, bir başkasının gölgesini kendi güneşin zannetmektir. Güneş çekildiğinde gölgenin de yok olacağını unutur insan ve karanlıkta kaldığında ilk önce o sığındığı gölgenin sahibini arar gözleri. Ama o çoktan kendi aydınlığının peşine düşmüş, arkasında bıraktığı karanlığı umursamamıştır bile. Kendi elleriyle hırkasını başkasına giydirenler, gün gelir ayazda ilk bırakılanlar olur. Bu, fedakârlığın o yazılmamış, o adaletsiz kanunudur. Siz sanırsınız ki ben onun için üşürsem, o da benim için yanar; oysa o sadece sizin yaktığınız ateşin karşısında ısınır ve odunlar tükenip kül kaldığında yola devam etmekten bir an bile tereddüt etmez.
Nasıl olabiliyordu sahi? Dile kolay yahu, bitti demek… Söylemesi ne kadar da kolay, ne kadar da zahmetsiz değil mi? Beş harf, tek bir nefes, tek bir dudak hareketi: Bitti. Gitti. Bir kalemde çizildi her şey. Peki ya geride bırakılan o derin, o geceler boyu gözyaşlarıyla beslenen hisler? Yaşanmışlıklar, geceler boyu kurulan hayaller, o hayallerin içine titizlikle yerleştirilen en çarpıcı yüzler? Onlar nereye gidiyordu o an? Bir insan, bir diğerinin hayatından bir kapıyı vurup çıkar gibi çıkarken, arkasında bıraktığı o koca enkazı gerçekten görmüyor muydu, yoksa görmezden gelmek bencil vicdanını rahatlatmak için işine mi geliyordu? Dudaktan kolayca dökülen vedalar, kalpte ömür boyu taşınacak yüklerin ilk harfidir. Kelimelerin gücü, onları söyleyenin cüretiyle değil, dinleyenin kalbinde bıraktığı hasarla ölçülür. Bitti demek, sadece bir cümlenin sonuna nokta koymak değildir; o güne kadar yazılmış tüm sayfaları ateşe vermektir. Yangından geriye kalan küllerle yeni bir hayat kurmaya çalışırken bulursunuz kendinizi. Elleriniz simsiyah olur, yüzünüze o is kokusu siner ama siz hâlâ o küllerin arasından kurtarabileceğiniz bir anı, bir kelime, sıcak bir bakış ararsınız. Bulamazsınız. Çünkü yangın bencil bir canavardır, ardında sadece hiçlik bırakır. O hiçliğin ortasında durup “Neden?” diye sormak, rüzgâra karşı fısıldamaktan farksızdır. Sesiniz size geri döner, daha da büyümüş, daha da acımasız bir siteme dönüşmüş olarak. Bir cümlenin ağırlığı, onu taşıyan kalbin hassasiyeti kadardır. Bazı kalpler vardır ki taştan farksızdır, üzerlerinden en ağır sözler geçse bile tek bir çizik bile almazlar; bazı kalpler ise pamuk ipliğine bağlıdır, en hafif esintide bile ortasından ikiye ayrılırlar. Biz o pamuk ipliğiyle hayata tutunmaya çalışırken, birilerinin fütursuzca attığı düğümler altında nefessiz kaldık.
Oysa ne güzel başlamıştı her şey, ne kadar da masum, ne kadar da umut doluydu. Hafızanın en mutena köşesinde saklanan o ilkler… Günaydınlar, iyi geceler mesajları. Telefonun ekranına her bildirim düştüğünde kalbin yerinden çıkacak gibi çarpması. Aldığımız ilk mesajın o saf heyecanı, göğsümüzü kabartan o ilk çiçek, belki bir defterin sayfaları arasında sararıp kuruyacağını bile bile saklanan o ilk mektup… Hepsi birer vaat gibiydi. Geleceğe, güzel günlere, birlikte yaşlanılacak o huzurlu ömre dair verilmiş sessiz sözler gibiydi. Her başlangıç, arkasında gizlenen sondan habersiz, kendi cennetini müjdeler. İlk mektubun o titrek satırlarında saklanan o büyük yeminler, zamanın yıpratıcı dişleri arasında nasıl da unufak oldu anlamaz insan. Oysa o kelimeler yazılırken kalemin mürekkebi değil, ruhun ta kendisi damlıyordu kâğıda, öyle inanmıştık. O ilk çiçeğin yaprakları kururken aslında bir sevdanın da yavaş yavaş nefesini tükettiğini göremeyecek kadar körleşmiştik mutluluktan. İnsan, mutluyken geleceğe hiçbir zaman bozulmayacak bir büyü olduğunu sanır. O büyünün bozulduğu an, gerçek dünyanın soğuk yüzüyle çarpıştığı andır ve o çarpışma insanı sersemletir. İlk mesajın heyecanıyla çarpan o kalp, son mesajın sessizliğiyle durma noktasına gelir. Sessizlik de bir cevaptır aslında ve bazen en ağır kelimelerden daha fazla acıtır insanın canını. Çünkü söylenmemiş her söz, dinleyenin zihninde binlerce farklı ve acımasız senaryoya dönüşür. Kelimeler sınırlandırır acıyı, bir çerçeve çizer; ama sessizlik uçsuz bucaksız bir çöldür ve siz o çölde hangi yöne yürürseniz yürüyün susuzluktan öleceğinizi bilirsiniz.
Ev sahibi olarak gelmişti kalbime. Öyle bir kurulmuştu ki başköşeye, onun varlığıyla ev şenlenmiş, pencerelerinden içeri neşeli güneş ışıkları sızmaya başlamıştı. Attığı her adımda, söylediği her sözde o evin mutlak sahibi gibiydi. Ben de öyle sanmıştım. Kalbimin anahtarını tereddütsüz, hiçbir şüphe duymadan avuçlarına teslim ederken, orada müebbet kalacak bir sultanı ağırladığımı düşünmüştüm. Meğer ne kadar yanılmışım. Meğer o, kalbimde sadece geçici bir süre kalıp, ilk fırtınada bavulunu bile toplamadan kaçacak bir kiracıymış. Giderken ardında bıraktığı ödenmemiş sözleri, kırık dökük anılar ve darmadağın edilmiş bir oda bırakarak… Bir kalbe izinsiz girenler, orayı yuva değil ancak konaklama yeri olarak görürler. Onlar için duvarların hangi renge boyandığının, odalarda hangi umutların büyütüldüğünün hiçbir önemi yoktur. Sadece mevsimlik bir konfordur aradıkları. O konfor bittiğinde ya da daha sıcak bir iklim bulduklarında, arkalarında nasıl bir harabe bıraktıklarını düşünmeden yola koyulurlar. Kalbin sahibi ise o harabenin ortasında oturup, kırık dökük dökülmüş sıvaları toplamaya, cam kırıklarını elleri kanaya kanaya temizlemeye çalışır. Her bir kırıkta kendi saflığının, kendi hesapsız teslimiyetinin izi vardır çünkü. İnsan kendi kalbini tamir ederken, en çok da o evi yıkana öfkelenmek ister ama yapamaz; çünkü o harabenin içindeki her tuğlada hâlâ gidenin ayak izleri, hâlâ gidenin kokusu gizlidir. Kendini cezalandırırsın onun yerine, kapıları pencereleri sıkı sıkıya kapatır, bir daha içeri kimse girmesin diye o evi kendi karanlığına mahkûm edersin.
İnsanlar, evet, hayatlarımıza ya bahar bahçe olmak için girerler ya da kurulu düzenimizi, o bin bir emekle inşa ettiğimiz dünyamızı bir dozer makinesi gibi yıkıp geçerler. Ortası yoktur bunun. Bazısı gelir, kurumuş toprağına can suyu olur, hiç ummadığın yerlerden çiçekler açtırır; bazısı ise gelir, en fırtınalı günde çatını uçurur da dönüp arkasına bakmaz bile. Hayatımıza giren her insan bir iz bırakır; kimi ruhumuza çiçek aşısı yapar, kimi kalbimize derin bir yara izi. Bahar bahçe olanların kokusu yıllar geçse de gitmez üzerimizden, onlar bizi kendimize barıştırır, dünyaya daha şefkatli gözlerle bakmamızı sağlarlar. Dozer gibi yıkıp gidenler ise bize savunma mekanizmaları inşa ettirirler. Kalbimizin etrafına ördüğümüz o kalın, o aşılmaz duvarların mimarı aslında o yıkıcı insanlardır. Bir daha kimse canımızı yakamasın diye pencerelerimizi küçültürüz, kapılarımıza kilitler vururuz. Kendimizi korumayı öğreniriz belki ama o eski, hesapsız, korkusuz neşemizi de o duvarların arkasında kaybederiz. Güvenmek, insanın kendine verebileceği en büyük ödülken, bir başkasının eliyle en ağır cezaya dönüşebilir. Ve o ceza, mahkeme salonlarında değil, her gece yastığa başını koyduğunda tavanı izleyen o gözlerde infaz edilir. Yıkılan bir düzenin yerine yenisini kurmak aylar, belki yıllar alır; ama o dozerin açtığı o derin palet izleri toprağın hafızasından asla silinmez. Yağmur yağdığında ilk önce o izler suyla dolar, ilk önce orası çamurlaşır ve siz ne zaman o yoldan geçmek isteseniz ayağınız hep o eski çukurlara takılır.
Yıllar geçse de unutulmayan, hafızanın o en canlı, en gri sayfasına kazınan o günü hatırlıyorum şimdi. Günlerden pazardı… Takvimin hangi yaprağıydı, yıl hangisiydi inan hiç hatırlamıyorum. Zaman öyle garip bir oyun oynuyor ki insana; acının tarihini siliyor ama o anki kokuyu, rengi, o göğse oturan soğuk hissi dün gibi taze tutuyor. Zaman rakamları unutturur belki ama ruhun aldığı ilk derin darbeyi asla yaşlandırmaz. Bellek, kronolojik bir cetvel değildir; o sadece duyguların büyüklüğüne göre haritalandırılmış vahşi bir coğrafyadır. Hangi dağın arkasında hangi fırtınanın koptuğunu bilirsiniz ama o dağa hangi yıl tırmandığınızı unutursunuz. O pazar gününün griliği, Adıyaman’ın üzerine çöken o sis, sadece meteorolojik bir olay değil, ruhumun da o günden sonra bürüneceği kalıcı iklimin ilanıydı sanki. İnsan, hayatının kırılma noktasında durduğunu o an anlayamaz. Sıradan bir gün zanneder, her zamanki gibi uyanır, her zamanki çayı içer ama o günün akşamında artık eski hayatından geriye hiçbir şey kalmayacağını bilmez. Bazı günler vardır ki sabahı şenlik, akşamı hüzün. Siz o şenliğin coşkusuyla şarkılar söylerken, kader sizin için çoktan sessiz bir köşe seçmiş, öylece dışarıyı seyrediyorsunuz. O pazar günü de bizim evimiz için öyle bir şenliğin son demleriydi.
Dışarıda sicim gibi yağan bir yağmur vardı. Şehrin üzerine çöken o ağır, kurşuni sis, sanki o gün yaşanacakların habercisi gibi sokakları kuşatmıştı. Ama bizim evimizde bambaşka bir hava, âdeta bir bayram yeri gibi bir sevinç vardı. Abimin memurluğunu kutluyorduk. Annemin yüzündeki o gururlu tebessüm, mutfaktan yükselen taze demlenmiş çay kokusu ve geleceğe dair beslenen o umutlu cümleler… Hayat tam da olması gerektiği gibi, korunaklı ve güvenliydi. Aile, insanın dünyadaki en emniyetli sığınağıdır; dışarıda kıyametler kopsa bile o kapının arkasında her zaman bir sıcaklık, bir kabulleniş vardır. Abimin başarısı, babamın omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletmiş, annemin gözlerindeki o yerleşik endişeyi silip süpürmüştü. Evin içinde gezinen o neşeli kahkahalar, tabağa konan böreğin sıcaklığı, geleceğe dair kurulan o mütevazı ama huzurlu planlar… Her şey o kadar gerçek ve o kadar bize aitti ki, dışarıdaki o tekinsiz sisin bu huzuru bozabileceğine dair en ufak bir korku taşımıyordum içimde. Oysa hayat, en mutlu olduğun ânı seçer darbe vurmak için; çünkü en korumasız olduğun, zırhını yere bıraktığın an tam da o andır. Gözlerin sevinçle parlarken, arkandan yaklaşan tehlikeyi göremezsin. Evin içindeki o çay kokusu, biraz sonra ciğerlerime dolacak olan o soğuk çay bahçesi havasının tam zıttıydı. O sıcaklık, hayatımın son konforlu dakikalarıydı.
O zamanlar şimdiki gibi akıllı telefonlar yok tabii. Cebimde o eski, emektar tuşlu telefonlardan biri. Masanın üzerinde duruyordu. Aniden ekranı aydınlandı ve o dönemin keskin melodisi yankılandı. Aradı. Açamadım o an. Ev kalabalıktı, abimin bu güzel gününün neşesini bölmek, o kalabalığın içinde gizli dünyama sığınmak istemedim. Telefon kapandı, sonra bir daha çaldı. Üst üste gelen aramalar… İçime garip bir kurt düştü, bir huzursuzluk yaladı geçti kalbimi. Gelecek olan fırtına, esintisinden önce kokusuyla kendini belli eder. İnsan, kötü haberi daha duymadan önce kalbinin ritminde hisseder. O tuşlu telefonun küçük ekranında onun adını her gördüğümde normalde içimi kaplayan o tatlı telaş, bu kez yerini buz gibi bir tedirginliğe bırakmıştı. Neden bu kadar ısrarla arıyordu? Neden tam da bu mutlu günde ısrarla beni o odadan dışarı çağırmak ister gibi sinyal veriyordu? Telefonun her çırpınışı, içimdeki o huzurlu kalenin duvarlarında birer çatlak açıyordu sanki. Teknolojinin henüz insan ruhunu bu kadar esir almadığı o yıllarda, üst üste gelen aramalar her zaman büyük bir aciliyetin, bir olağanüstülüğün göstergesiydi. O küçük ekranın sarı ışığı, odanın köşesinde âdeta bir fener gibi yanıp sönerken, başıma gelecek olan felaketin de ilk kıvılcımlarını saçıyordu üzerime.
O neşeli kalabalığın içinden sıyrılıp, evde sessiz bir oda buldum. Kapıyı usulca kapatıp telefonu açtım. Efendim, dedim, sesimdeki o mutlu tonu gizleyemeden. Karşı taraftan gelen ses ise buz gibiydi. Sert ve öfkeli. Neredesin, dedi, bir hesabı kapatmaya gelen alacaklı gibi. Evdeyim canım, dedim, sesindeki fırtınayı kendi içimdeki şefkatle dindirmek istercesine. Acilen buluşmamız lazım, dedi. Sesi hiç yumuşamıyordu. Acilen mi, diye sordum, içimdeki huzursuzluk bir çığ gibi büyürken. Evet, acilen, dedi ve çay bahçesinin adını verip telefonu kapattı. Ses tonundaki o acımasız netlik, sanki beni binlerce kilometrelik bir yüksekliğin tepesinden aşağı bırakmış gibi hissettirdi. İnsan sevdiklerinin sesindeki ton değişimlerinden kendi kaderini okuyabilir. O ses, bir sığınak sesi değildi artık; o ses, bir sürgün hükmünün soğuk kelimeleriydi. Telefon kapandıktan sonra elimde kalan o plastik cihazın soğukluğu, bütün bedenime yayıldı. O müsait odanın sessizliği, üzerime yıkılacak olan bir dağın habercisi gibi ağırdı artık. Bir sesin içine ne kadar çok ayrılık sığabilirmiş, o an anladım. Kelimeler kısaydı, cümleler basitti ama o sadeliğin arkasında bir ömrü yerle yeksan edecek bir baltanın keskinliği gizliydi.
O an, dışarıdaki yağmurun ve sisin benim üzerime doğru yürüdüğünü hissettim. Evdeki o mutlu sesler birden uzaklaştı, silikleşti. Hemen üzerime bir şeyler alıp evden çıktım. Dolmuşa bindim. Dolmuşun buğulu camından dışarıyı izlerken, içimdeki o kötü hissi bastırmaya çalışıyordum. Bir şey yok, diyordum kendi kendime, sadece canı sıkılmıştır, bir şeye öfkelenmiştir. Ama insan kalbi hisseder. Başına gelecek o büyük felaketi daha menzile varmadan sezer. Kalp, kendi fırtınasının rüzgârını fırtına kopmadan önce üşüyerek anlar. Dolmuşun sarsıntılı adımları, beni hayatımın en büyük yüzleşmesine doğru taşırken, camdaki buğuyu elimin tersiyle sildim. Dışarıdaki Adıyaman sokakları, sanki benimle birlikte yas tutar gibi dilsiz ve griydi. İnsan, felakete doğru giderken zamanın yavaşlamasını ister; oysa dolmuş her zamankinden daha hızlı gidiyor, her durakta beni o çay bahçesine, o kaçınılmaz sona biraz daha yaklaştırıyordu. İçimdeki korku o kadar büyümüştü ki, nefes almak bile bir külfet hâline gelmişti. Motorun o tekdüze gürültüsü, zihnimdeki bin bir çeşit sorunun çıkardığı uğultuyu bastıramıyordu. Her durakta binen, inen insanlar kendi dünyalarının telaşındayken, ben kendi dünyamın kıyametine doğru bilet kesmiş bir yolcu gibiydim.
Vardım çay bahçesine. Yağmurdan dolayı masaların çoğu boştu, ağaçlardan süzülen su damlaları masaların üzerine düşüyordu. Onu gördüm. Bir köşede, sanki biraz sonra yapacağı infazın soğukkanlılığıyla oturuyordu. Beni gördüğünde yüzünde en ufak bir sıcaklık belirmedi. Ben ise o kadar saf, o kadar teslimiyetçiydim ki… Aramızdaki o soğukluğu yok etmek ister gibi yanına varınca kollarımı açtım, sarılmak istedim. İnsan sığınmak ister ya hani sevdiğine, o sisli havada onun sıcaklığında kaybolmak istedim. Ama sarılmadı. Göğsüme çarpan o sert duvarla beni geriye itti. O kolların boşlukta kalması, bir insanın hayatta yaşayabileceği en büyük düşme hissidir. Sarılmak, iki insanların birbirine olan güven beyanıdır; o beyanın reddedilmesi ise ruhun kayıtlardan silinmesidir. Yüzündeki o yabancı, o hiçbir duygu barındırmayan ifade, bir zamanlar benim için çarptığını iddia eden o kalbin aslında ne kadar uzaklarda olduğunun en net kanıtıydı. O çay bahçesinin ahşap zemini, üzerime yağan yağmurdan daha çok ıslatıyordu ruhumu. Gözlerindeki o donukluk, beni o güne kadar kurduğum tüm hayallerin dışına fırlatıp atmıştı. Kendimi bir yabancının karşısında, dilini bilmediğim bir ülkede kaybolmuş gibi hissettim.
Taktığın nişan yüzüğünü ver, dedi. O an zaman durdu sanki. Çay bahçesindeki o uğultu kesildi, yağmurun sesi sustu. Sadece kalbimin o delicesine çarpan sesi kaldı geriye. Eyvah, dedim içimden, olacak şey değil… Allah’ım, bu nasıl bir imtihandır? Hem yasak bir aşkın girdabındayım, hem o gizli saklı, kimseye anlatamadığım sevdanın ağırlığı omuzlarımda, bir de üzerine yetmezmiş gibi bu yüzük meselesi mi? İnanılır gibi değildi. Dünya başıma yıkılıyor, altımdaki toprak kayıyordu. En ağır yük, taşınması yasak olan ama kalpten de atılamayan sevdalardır. Yasak aşkın o gizli dehlizlerinde yürürken zaten her an yakalanma, her an ifşa olma korkusuyla yaşar insan. Toplumun, ailenin, elâlemin bakışları birer kılıç gibi tepesinde sallanırken, sığındığı tek şey o aşkın kendi içindeki kutsallığıdır. Ama o kutsallık, o çay bahçesinde, o ıslak masanın üzerinde bir emir kipiyle yerle bir ediliyordu. Yüzük ki bir bağlılık yeminiydi, bir sözdü; o söz, hiçbir gerekçe gösterilmeden, bir eşya gibi geri isteniyordu. O metal parçasının ağırlığı, o an bana dünyanın bütün dağlarından daha ağır geldi. Parmaklarım kilitlendi, zihnim durdu. Kendimi bir tiyatro sahnesinde, repliğini unutmuş ve seyircilerin uğultusu altında kalmış bir oyuncu gibi çaresiz hissettim. Ama bu bir oyun değildi; bu, benim hayatımın tam ortasından geçen o keskin kırılma çizgiydi.
Çok acı çekmiştim. O kısacık saniyeler içinde ömrümden kaç yıl gittiğini hesap edemedim. Şaşkınlıkla, o büyük hayal kırıklığıyla, hayır ne saçmalıyorsun, dedim. Ver yüzüğü, dedi yeniden, aynı duygusuz ses tonuyla. Çaresizce, o parmağımda sadece bir metal parçası değil, bir hayatın sembolü olarak duran yüzüğü çıkardım ve masaya bıraktım. Aldı. O yüzüğü alışındaki o acelecilik, o umursamazlık canımı bir kez daha yaktı. Masanın başından kalktı, çay bahçesinden çıkarken telefonla konuşuyordu. Arkasından bakakaldım. Yağmurun altında, elimde sadece kırık bir kalp ve paramparça olmuş bir gururla kalakalmıştım. Bir insanı tamamen kaybetmek, onun yokluğundan değil, senin yanındayken sergilediği o derin yabancılığından anlaşılır. O yüzüğün parmağımdan çıkarken tenimde bıraktığı o hafif hafif sızlayan boşluk, aslında hayatımın geri kalanında taşıyacağım o devasa boşluğun ilk somut hâliydi. O masadan kalkıp giderken, arkasında bıraktığı insanın yaşayıp yaşamadığını kontrol etme gereği bile duymadı. Telefonunu kulağına götürürken büründüğü o sıradanlık, benim hayatımın altüst oluşuyla tam bir tezat oluşturuyordu. Onun için sıradan bir iş takibi, benim içinse bir ömrün imhasıydı o an. Adımları benden uzaklaştıkça, sanki benim gençliğimi de peşinden sürüklüyor gibiydi. O çay bahçesinin çıkış kapısı, benim için umudun bittiği yerin resmiydi artık.
Hikâyenin en can yakıcı kısmı ise sonradan çıkacaktı ortaya. Meğer o çay bahçesinden çıkarken telefonla konuştuğu kişi kimmiş biliyor musunuz? Benim en yakın arkadaşım… Canım dediğim, dostum bildiğim, sırtımı yasladığım o insan. Kaderin ne garip cilvesidir ki, ben o yakın arkadaşım işsiz kalmasın diye daha kısa bir süre önce kendi çalıştığım işimden vazgeçmiştim. O kazansın, onun ihtiyacı var diyerek istifamı vermiş, kendi yerime onu aldırmıştım. Kendi ellerimle ekmeğimi ona teslim etmiştim, sırf dostluk bunu gerektirir diye. Ah benim iyi niyetim… Ah benim insanları kendim gibi sanan saf kalbim. En derin yaralar düşmandan değil, zırhımızı çözüp arkamızı döndüğümüz dostlardan gelir. İnsan, sırtındaki hançeri çıkardığında üzerindeki parmak izlerine bakar ve en çok da o izlerin sahibini tanıdığında canı yanar. Ve sonuçta arkadaşım en yakın direkt onun yanına gittim börekçi Aysel Abla’da çalışıyordu içeri girerken arkası dönük hem masa siliyor hem de konuşuyor benim hakkımda olacak şey değil ya oldu bir defa arkasını döndüğünde karşısında beni gördü neyse kapatıyorum o geldi dedi kısık ses tonuyla o ne demek o geldi ne demek yahu ben senin en yakın arkadaşınım tek dostunum nasıl birlikte olursunuz utanmadan yüzünüz kızarmadan. Ben onun evine ekmek götürebilmesi için kendi geleceğimi riske atarken, o benim yokluğumun üzerine kendi mutluluğunu inşa etmenin sinsi planlarını yapıyormuş. İyi niyet, kötü niyetli insanların elinde en güçlü silaha dönüşür ve siz o silahın namlusuna kendi ellerinizle mermi sürersiniz. Kendi ekmeğini başkasına verenler, aç kaldıklarında ilk önce o verdikleri insan tarafından taşlanırlar. Bu, dünyanın o en eski, o en değişmez vefasıdır. Dostluk maskesi ardına gizlenmiş o sinsi ihanet, aşkın acısından daha yıkıcıydı; çünkü aşk bir kişiyle yapılan bir sözleşmeyken, dostluk hayata karşı ördüğün o güven ağının ta kendisidir.
Meğer ben arkamı döndüğümde, benim feda ettiklerimin üzerinde yepyeni bir oyun kurulmuş. Ben işimden olurken, onlar benim sevdamı, benim geleceğimi elimden almak için fısıldaşıyorlarmış. Belki de çok iyi bir aşçı olacaktım belki çok iyi yemek yazarı ya da gurme şef olacaktım. O gün o çay bahçesinde sadece bir aşk bitmedi; bir dostluk, bir güven, insana dair beslenen o masum inanç da o sisli havanın içinde kaybolup gitti. Arkadan vurulan her darbe, önümüzdeki yola daha şüpheci gözlerle bakmamızı söyleyen acı bir kılavuzdur. İnsanlara olan inancımı o çay bahçesinde, o ıslak plastik sandalyenin üzerinde bıraktım. Bir daha kimseye o kadar hesapsız, o kadar korumasız yaklaşamadım. Dostluk dediğin şeyin arkasında dönen bu sinsi çarkları gördükten sonra, insanın dünyadaki yalnızlığı bir tercih değil, bir zorunluluk hâline geliyor. Kendi gölgenizden bile şüphe eder olursunuz; çünkü en karanlık anda onun bile sizi terk edeceğini bilirsiniz artık. İhanet, insan ruhuna bulaşan en inatçı kirdir; ne kadar yıkarsan yıka, o leke her aynaya baktığında sana o günü hatırlatır. O iki insanın el ele verip benim hayatımı bir şantiye alanına çevirmesi, insanlığa dair kurduğum tüm güzel cümlelerin sonuna ünlem işareti koydu. Sustum o günden sonra, uzun süre konuşmadım kimseyle; çünkü biliyordum ki konuşmak, yarayı açıkta bırakmaktan başka bir işe yaramıyordu.
İnsan, yaşadığı o büyük sarsıntının ardından geçen günleri saymayı bıraktığında gerçekten büyümeye başlıyor. İlk zamanlar takvim yaprakları birer düşman gibi dikilir karşınıza. “Bugün bir ay oldu,”, “Bugün üç ay oldu,” diye sayarsınız o çay bahçesindeki idam pazarını. Sonra bir gün bakarsınız ki, artık saymayı unutmuşsunuz. Acı, hayatınızın ritmi hâline gelmiş, onunla yürümeyi, onunla nefes almayı öğrenmişsiniz. O arkadaşımla paylaştığım o eski iş yerinin önünden her geçişimde, içeride benim masamda oturan o gölgeyi her gördüğümde içimde kopan o fırtınaları sakinleştirmek kolay olmadı. Kendime “Sen doğrunu yaptın,” dedim hep. “Sen dostluğunun arkasında durdun, onlar ise kendi küçüklüklerinin oyununda boğuldular.” İnsan, haksızlığa uğradığında adaleti dünyadan beklerse ömrü tükenir; adalet, insanın kendi vicdanında verdiği o sessiz beraat kararıdır. Ben kendimi o mahkemede çoktan beraat ettirdim ama onların kendi içlerindeki o sinsi zindandan hiçbir zaman kurtulamayacaklarını da çok iyi biliyorum.
Şimdi aradan yıllar geçti. O sisli pazarlar hâlâ bazen içimi ürpertir ama o eski acı yok artık. İnsan öğreniyor. Kırıla kırıla, döküle döküle büyüyor. İyi niyetimizin bizi vurduğu doğru, ama o iyi niyet olmasaydı biz kendimiz olabilir miydik? Başkalarının kötülüğü, başkalarının vefasızlığı bizim kalbimizin temizliğini kirletmemeli. Kendini korumak için zalimleşenler, aslında ilk önce kendi ruhlarını feda ederler. Biz, o büyük haksızlığa rağmen kalbimizi bir nefret kuyusuna çevirmedik. Yaşadık, acı çektik, geceler boyu sessizce ağladık ama sabaha her zaman insan kalabilmenin o zorlu erdemiyle uyandık. Başkalarının vefasızlığı onların imtihanıdır, bizim imtihanımız ise o vefasızlığa rağmen dünyaya şefkatle bakabilmeyi sürdürebilmektir. Kolay olan nefret etmektir; zor olan ise kırık bir kalple bile adaleti ve sevgiyi savunabilmektir. Biz zoru seçtik, belki çok hırpalandık ama aynaya baktığımızda yüzümüzü kızartacak hiçbir lekeyle karşılaşmadık. Nefret, sahibini tüketen sinsi bir zehirdir; oysa bağışlamak, karşı tarafı haklı bulmak değil, o yükü artık taşımak istemediğin için sırtından indirmektir. Biz o yükü indirdik, yolumuza hafifleyerek devam ettik.
Zamanın o şifalı eli, en derin olmazları bile yeni dokularla kapatıyor. Bugün Adıyaman sokaklarında yürürken, o eski çay bahçesinin yerinde yeller esiyor belki, masalar değişmiş, insanlar değişmiş, o eski tuşlu telefonlar çoktan antika dükkânlarının raflarında yerini almış. Hayat durmuyor, yerinde saymıyor. Biz de o pazar gününde kalmadık. O günün sisi dağıldı, gökyüzü defalarca kez maviye boyandı, baharlar geldi geçti ömrümüzden. Her baharda yeniden çiçek açmayı öğrendik; çünkü toprağın altında saklı kalan o kök, fırtınanın ne kadar şiddetli olduğunu unutacak kadar güçlüydü. Bizi köklerimizden koparmaya çalışanlar, aslında bizim daha derinlere tutunmamıza vesile oldular. Şimdi daha sağlam basıyoruz yere, daha net görüyoruz ufku. Kimin ev sahibi, kimin geçici bir kiracı olduğunu anlamak için artık fırtınaların kopmasını beklemiyoruz; insanın gözündeki o ilk ışık, onun kalbinin niyetini fısıldıyor bize.
Evet, o ceket o omuzlara hiç atılmadı. O pazar günü o yüzük o masada kaldı. Ama hayat, o dozerlerin yıktığı yerlerde bile yeniden yepyeni fidanlar yeşertmeyi beceriyor. Önemli olan, o enkazın altında kalıp ezilmek değil; o dökülen taşlardan kendimize yepyeni, daha güçlü bir ev inşa edebilmek. Yaralarımızı saranlara, hayatımıza bahar bahçe olanlara sımsıkı sarılın. Bizi yıkıp geçenlere ise sadece bir teşekkür borçluyuz; bize hayatı, insanı ve en çok da kendimizi korumamız gerektiğini öğrettikleri için. Kırıldığımız yerler, zamanla ruhumuzun en sarsılmaz kalelerine dönüşür. O kalelerin arkasında şimdi daha bilge, daha sakin ve adımlarını nereye basacağını çok iyi bilen bir insan duruyor. Yağmur hâlâ yağıyor sokaklara, sis hâlâ çöküyor pazar günleri; ama artık içeride üşüyen bir gençliğim yok. O, kendi küllerinden kendi ateşini yakmayı öğrendi çünkü. Hayat, elinden aldıklarının yerine her zaman yeni yollar sunar; yeter ki yürümekten ve kalbinin sesine inanmaktan vazgeçme. Kendi hikâyenin yazarı olduğunda, başkalarının koyduğu noktalar sadece yeni bir paragrafın başlangıcı olur. Ve o paragraf, her zaman eskisinden daha umutlu, daha güçlü kelimelerle yazılmayı bekler.



