Oğlu küçük bir çocukken, her dışarı çıkışlarında bir taş bulur, özel olduğunu

düşünerek eve getirirdi. Çocuk için hiçbir taş sıradan değildi. Her birinin kendine özgü bir

yanı vardı. Biri yuvarlaktı, biri çizgili, birinin üzerinde beyaz bir leke, diğerinin içinde ise

mavimsi renkte bir damar uzanıyordu. Parklardan, bahçelerden, yol kenarlarından ceplerinde

taşlarla dönerlerdi eve. Bazen oğlan, minik ellerini cebine daldırır, içlerinden birini büyük bir

özenle seçip kadının avucuna bırakırdı.

“Bak anne, bunu buldum.”

Kadın, her defasında aynı merakla eğilir, taşı gerçekten inceliyormuş gibi parmaklarının arasında çevirir, sonra başını kaldırıp gülümserdi.

“Güzelmiş.”

Bu tek kelime, oğlanın heyecanını daha da büyütürdü. Hemen taşın hikâyesini anlatmaya koyulurdu. Bu parkta bulmuştu onu; bak, tam şuracıkta, ağacın altında. Önce uzaktan görmüş, sonra yanına gidip eğilmiş ve yerden almıştı. Üzerindeki beyaz çizgiye bakılırsa, başka hiçbir taşa benzemiyordu. Hatta biraz daha dikkatli bakınca bir kalbi bile andırıyordu. Kadın, onun anlattıklarını dinlerken gülümserdi. Taşın gerçekten özel olup olmadığını bilmese de oğlunun gözlerinde taşıdığı o heyecanı görürdü. Onun heyecanına ortak olmaya, meraklı görünmeye, her defasında bu seremoniyi sanki ilk kez duyuyormuş gibi dinlemeye gayret ederdi.

O yıllarda oğlanın annesi, sağlık sektöründe çalışan bir anestezi teknikeriydi. Uzun

mesai saatleri, gece nöbetleri vardı. Nöbetçi olduğu günlerde geceyi hastanenin beyaz ışıkları

altında geçirir, sabaha karşı eve dönerdi. Bir insanın hayatının en savunmasız ânında yanında bulunmayı bilirdi. Mesleği gereği, insanların bu hâllerine yıllarca refakatçilik etmişti.

Korkuyu, acıyı, bekleyişi yakından görmüştü. Doğumlara da ölümlere de fazlasıyla tanıklık

etmişti. İlk nefes alışında da son nefes verişinde de insanların yanında bulunmuştu. Ama

kendi oğlunun çocukluğunun bazı anlarında yanında olamamıştı. Bunu kendine itiraf etmesi

uzun yıllar sürdü. Boşanmış, ardından oğlunu tek başına büyütmüştü. Bir anne için “tek

başına” sözcüğü, başkalarının sandığından çok daha ağırdı, bu kelimenin ne kadar kalabalık

kavramlar barındırdığını kimse bilmezdi. Çünkü tek başına olmak yalnızca faturaları ödemek

değildi. Çocuğun ateşini tek başına ölçmekti. Okul toplantısına tek başına gitmekti. 

Gece nöbetindeyken çocuğunun ateşlendiğini yüreğin sızlayarak öğrenmekti. Kendi korkularını çocuğuna belli etmeden süreci yürütebilmekti. Sabah nöbetten çıkıp eve döndüğünde, uykusuzluğunu ve yorgunluğunu bir kenara bırakıp hiçbir şey olmamış gibi kahvaltı hazırlamak, sonra yeniden hayatın içine karışabilmekti. İnsan bazen en zor şeyleri seçerek değil, başka bir seçeneği kalmadığı için öğrenirdi. Kadın, hayatı ve anneliği böyle böyle öğrenmişti; nöbet aralarında, uykusuz sabahlarda, yetişemediği anların sessiz suçluluğunda ve her şeye rağmen yetişmeye çalışmanın bitmek bilmeyen telaşında… Kendi hayatını oğlunun hayatına sığdırmayı, ikisine birden yetmeye çalışmayı ve yetemediği yerlerde bunu belli etmemeyi zamanla öğrenmişti.

Oğlu büyüdükçe taş yığınları da büyüdü. Kadın bazen eve geldiğinde kapının önünde

küçük bir taş yığını görürdü.

“Bunlar ne?”

“O taşlar benim.”

“Ne yapacaksın onlarla?”

“Bilmiyorum.”

Çocukların bazı şeyler için mutlaka bir amaçlarının olması gerekmezdi. Yıllar geçti.

Oğlan büyüdü, taş toplamayı bıraktı. Çocukluğunun birçok şeyi gibi taşlar da geride kaldı,

gözünde önemini yitirdi. Ama kadın, taşların bazılarını atmaya kıyamadı. Ayırdıklarını bir

kutuya özenle yerleştirdi. Kutunun içinde birbirine hiç benzemeyen bir sürü taş vardı. Kimi

beyaz, kimi siyah, kimi denizden çıkmış gibi pürüzsüz, kiminin üzerinde ince bir çizgi,

kiminin üzerinde pas rengi bir leke. Kadın ne zaman kutuyu açsa, taşlardan çok başka şeyler

görürdü. Bir parkı, serin bir yaz akşamını, avuçlarının içinde taş tutan küçük bir eli, kendi

yorgun yüzünü ve aralarında geçen yılları. Bir gün kutuyu açtı, taşlara bakarken şunu

düşündü. Oğlu taş toplarken aslında çocukluğunun yitip giden günlerini biriktirmişti, kadın

ise her ay, nöbetlerini ve yetişmesi gereken hayatları biriktirmişti. Biri parklardan taş taşımış,

diğeri hastanenin gecelerini taşımıştı. Biri büyümüş, diğeri yaşlanmıştı. Aralarında

söylenmemiş cümlelerden, kaçırılmış anlardan, yetişilmiş ve yetişilememiş anları içinde

hapseden bir taş yığını kalmıştı. Çocuk uyuyordu, kadın usulca yatağın kenarına oturdu.

Oğlanın koyu renk, dalgalı saçlarını okşadı. “Biliyor musun,” dedi sessizce, “ben seni

büyütürken kendimi de büyüttüm.” Sözlerinin duyulması gibi bir derdi yoktu. Belki de bazı cümlelerin duyulması gerekmiyordu. Kadın, kutudaki taşlardan birini, bakıldığında en küçük

olanını avucuna aldı. Oğlunun belki dört, belki beş yaşındayken bulduğu taştı bu.

Gülümseyerek hatırladı, o sabah nöbetten çıkmıştı. Bütün fiziksel yorgunluğuna rağmen,

gece boyunca oğlunun yanında olamamanın içinde bıraktığı suçluluk duygusuyla bedenini

sürükleyerek onu parka götürmüştü. Nöbet boyunca üç kez acil çağrı olmuş, iki hasta

ameliyata alınmış, birinin yakını koridorda sabaha kadar ağlamıştı. O ise her zamanki gibi

kimsenin görmediği yerlerden tutmuştu hayatı. Gecenin boş bir anında, her zaman yaptığı

gibi, uykuya rahat geçebilsin diye oğluyla telefonda konuşmuştu.

“Anne, ne zaman geleceksin?”

“Sen uyurken gelmiş olacağım.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Çocuklar, “gerçekten” kelimesini yetişkinlerden daha ciddiye alırdı. O gece eve

gidemeyeceğini biliyordu. Ama oğluna bunu söylememişti. Çünkü bazı kadınlar çocuklarına

yalan söylemez, yalnızca gerçeğin daha az acıtan tarafını söylerler. Sabah eve geldiğinde oğlu

kapıda onu bekliyordu. Elinde de bu taş vardı.

“Anne, sana aldım.”

Kadın o zaman yorgun bir hâlde, taşı cebine koymuş, sonra da unutmuştu. Çocuk

büyürken bazı şeyler unutuluyordu. İlk saç teli, ilk kırık oyuncak, bir okul gösterisi, bir

hastalık gecesi, bir doğum günü, bir taş. Ama taş unutmamıştı, o ânı sertliğinin içinde

saklamıştı. Kadın taşın üzerine parmağını sürdü. Yıllarca insanların uyumasını sağlamıştı.

İnsanların bedenlerini ameliyata hazırlamış, korkularına tanıklık etmiş, sabaha kadar

başlarında beklediği olmuştu. Şimdi geriye dönüp baktığında, kendi hayatının büyük

bölümünü de uykuda geçirmiş gibi hissediyordu. Öfkesini, kırgınlığını, yalnızlığını, kendi

isteklerini hep uyutmuştu. Çünkü sabah işe gitmesi gerekiyordu. Çünkü bakmakla yükümlü

olduğu bir oğlu vardı. Çünkü hayat, kadınlara çoğu zaman yas tutmak için bile, bir nöbet

arası kadar kısa bir zaman veriyordu. Çünkü güçlü olmak zorundaydı. Belki de en büyük

yanılgısı buydu, güçlü olmakla her şeyi taşımayı birbirine karıştırmıştı. Taşı yeniden kutuya

koydu, sonra kutunun kapağını kapatmadı, ilk kez açık bıraktı. Belki bazı şeyleri saklamak, onları kapatmak değildi. Belki saklamak, unutmamaktı. Kadın artık biliyordu, bazı anneler

çocuklarını büyütürken farkında olmadan kendi çocukluklarını da büyütürdü ve insan sevdiği

herkesin yükünü taşımak zorunda değildi. Bir kadının hayatı, taşıyabildiği kadar acıdan ibaret

değildi.

Ayağa kalktı bu kez cebinde hiçbir şey yoktu, sadece kendi ağırlığı vardı. İlk kez bu

ona yetiyordu. Kadın kutuya son kez baktı, sonra pencereye yürüdü ve camı açtı. Akşamın

serinliği odaya doldu. Dışarıda, yolun kenarında, kaldırımın hemen yanında küçük bir taş

gördü. Bir süre baktı, sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Eğildi ve acele etmeden taşı yerden alıp

avucunda çevirdi. Bu taşın henüz bir hikâyesi yoktu, oğluna ait değildi, geçmişten

kalmamıştı, kimse ona vermemişti. İlk kez bir taşı, bir başkasının hatırasını saklamak için

değil, kendi hayatına tanıklık etsin diye aldı. Cebine koydu, taşa dokundu, taş oradaydı, ağır

değildi ama varlığını hissettiriyordu. İlk kez, taşıması gereken bir yük gibi gelmedi ona,

sadece bir tanıktı. Yürüdü; arkasında bir ev, bir kutu, yıllarca saklanmış taşlar ve büyümüş bir çocuk bıraktı. Önünde yine nöbetler, uzun geceler, beyaz ışıklar vardı. Ama artık biliyordu: bazı şeyler bitmiyordu; yalnızca biçim değiştiriyordu. Çocuk büyüyor, anne yaşlanıyordu.

Hayat, ikisinin arasından sessizce akıp geçiyordu ve bazı taşlar atılmayıp saklanıyordu.

Kadın cebindeki taşı avucunun içine aldı, bir süre öylece tuttu, sonra yürümeye devam etti.

Hayatında ilk kez, kendisi için bir taş sakladı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?