Ben hep taşıdım. Çocukluğumdan kalanları, babamın sesini, ellerini, evimizin sıcaklığını. Hatta en ağırını; bu dünyada en sevdiğim insanın ani kaybını taşıdım. Büyümek zorunda kaldığım yılları, içime akıttığım gözyaşlarını, söylenmemiş sözleri, erken gelen sorumlulukları, sessizce, kimseye yük olmadan, çoğu zaman yardımsız taşıdım. Hayatımın en mutlu günlerini yaşadığımı sandığım o yıl, hayatın her zaman dümdüz bir muradın üzerinde ilerlemediğini, yüzüme inen sert bir tokatla öğrendim.
Henüz yirmili yaşlarımın başındaydım ve yüreği ağzında atan yeni nişanlanmış bir genç kızdım. Hayat çok güzeldi, ben çok mutluydum, her şey çok yolunda görünüyordu. Ta ki ani bir kalp krizi babamı bizden alıp götürene kadar. Büyük kardeşim üniversitede, küçüğü ise henüz lisenin başındaydı. Bir anda onların velisi oluvermiş, ailenin en büyük çocuğu olarak yıllardır babamın taşıdığı sorumlulukların ağırlığını omuzlarımda bulmuştum. Parmağımda, aile arasında yapılan küçük bir törende babamın taktığı, henüz alışamadığım nişan yüzüğüne bakakaldım. Törende, yüzüğü parmağıma takarken şaka ile karışık, “Bu kalp isteme sırasında durdu da hiçbiriniz fark etmediniz,” demişti. Bir ay geçmeden söylediği söz gerçek olmuştu. İnsanlar ağızlarından çıkan bazı cümlelerin gerçekten hayatlarında yankılanabileceğini bilmiyorlar. Ben de pek çok şey bilmiyordum. O günlerde insanın ne kadar çabuk büyüyebildiğini öğrendim.
Nişanlım, acı haberi duyar duymaz yaşadığı şehirden kalkıp geldi. Bense çoktan duruma uygun bir şekilde düşünmeye ve hareket etmeye başlamıştım. O gün nasıl olup da böylesine soğukkanlı düşünebildiğimi bugün bile bilmiyorum. Onu bir kafeye götürdüm, parmağımdaki yüzüğü çıkardım ve masanın üzerine bıraktım. “Artık benim sorumluluklarım değişti,” dedim. “Bunu hemen, şimdi, burada nihayete erdirelim. Ben babamın emanetlerine sahip çıkmalıyım.” O ise hiç düşünmeden yüzüğü eline aldı ve yeniden parmağıma geçirdi. “Sorumluluk artık bizim,” dedi. O an, ihtiyacım olan tek şey birinin bana bunu söylemesiydi. Ancak ben bir ömrün bazen iki kelimeyle yön değiştirebileceğini de bilmiyordum. O gün sadece babamı kaybetmemiştim, hayatım boyunca taşıyacağım yeni sorumlulukların da kapısını açmıştım. Ben o kapıdan girdim ve bir daha hiç eskisi gibi çıkamadım. Yaşadığım süreç boyunca insanların hayatına dokunmaya çalıştım, maalesef çoğu zaman bunu mecburiyetten yaptım, birilerinin hayatına yeni bir şeyler ektim. Bütün bunları ne yaptığımı düşünmeden, sadece o an önümde duran hayata yetişmeye çalışarak yaptım. Kendi acımı kabullenip yaşayacak zaman bulamadan, babasını kaybetmiş bir çocuğun başını okşadım.
Sevdiği adamı zamansız kaybetmenin acısıyla ne yapacağını bilemeyen bir annenin elini tuttum. Geceleri nöbet tutup bir hastanın başında sabahladım, kimi sabahlar uykusuzluğumu üzerimden bile atamadan yeniden güne başladım. Bir evin eksiklerini tamamladım, bir çocuğun yarım bıraktığı cümleleri dinledim. Söylenmeyeni duymaya, ihtiyaç duyulmadan ihtiyaçları fark etmeye alıştım. Herkesin ihtiyacını kendiminkinden önce fark ettim ve herkesin ihtiyacını kendiminkinden önce gidermeyi görev bildim. Dünya yerinde dursun diye, ben kendi yerimden her gün biraz daha eksilebilirdim. Böylece yıllar geçti. Daha doğrusu insan, bazı şeylerin geçtiğini sanıyor. Oysa hiçbir şey gerçekten geçmiyor. Bazıları toz oluyor; hayatın bir köşesine sessizce siniyor, üzerine yeni günler, yeni insanlar, yeni hayatlar kuruluyor. Sonra bir gün elin eski bir eşyanın üzerinde dolaşıveriyor ve o toz, hiç unutamadığın bir şeyi hatırlatıyor. Bazıları her adımında geçmişinden bir parçayı hatırlatan taş oluveriyor; avucunun içinde cebinde taşıyorsun, ağırlığını bir tek sen biliyorsun. Ben de hem bildim hem taşıdım, kadın olarak benden beklenenleri, anneliği, evlatlığı, kardeşliği, çalışmayı, güçlü durmayı. Sevmenin, susmanın, sabretmenin, toparlamanın bana düşen bütün hâllerini bazen kendimi bile yanıma almadan taşıdım. Çünkü bana hep başkalarının hayatına yetişmek öğretildi, yıllarca başkalarının hayatına yetiştim. Bir hastanın nefesine, bir çocuğun ateşine, bir annenin ihtiyacına, bir evin telaşına. Hep bir şeyleri zamanında yetiştirmeye çalıştım. Kendime gelince ise hep geç kaldım, belki hayatımın en büyük yanılgısı buydu, hep sonra sıranın bana geleceğini düşünmüş olmam. Sonra diye bir zaman dilimi olmadığını ise çok geç öğrendim. Sevdim, yanıldım, güvendim, aldatıldım. Güvenmenin de sevdiğim için yaptığım seçimlerin de bedelini ödedim. Ailemi bir arada tutmaya çalıştım, çocuğumu büyüttüm. İşe gittim, eve döndüm, alışverişe koşturdum, eksikleri tamamladım, hiç durmadım ve yoruldum, çok yoruldum. Ama çoğu zaman yorulduğumu söylemeye bile vaktim olmadı. Bazen güçlü olduğum için değil, sırf başka çarem olmadığı için güçlü kaldım.
İnsanlar güçlü kadınlara saygı duyarlar sanırdım, oysa sonra anladım. Güçlü kadınların ne kadar yorulduğunu ve neler yaşadığını çoğu zaman kimse umursamıyor. Çünkü onlar işleri bir şekilde yetiştirdiği sürece, aksatmadığı sürece, kimseye yük olmadığı sürece önem arz ediyorlar. Yorulup tökezlemeyecekleri ve düşmeyecekleri umuluyor. Sanki güçlü olmak, hiç düşmemekmiş gibi. Oysa ben düştüm, hem de kimsenin görmediği yerlerde defalarca ve hiç ses çıkarmadan düştüm. Kimseye belli etmeden hemen de toparlandım, üzerimi silkeleyip yeniden ayağa kalktım ve hayata karıştım. Her seferinde biraz daha eksilmiş, biraz daha sessiz, ama biraz daha kendime ait olarak. Şimdi geriye dönüp baktığımda, en çok da bunu görüyorum. Ben hiç yorulup düşmemiş bir kadın değilim, her düştüğünde kendini yeniden kaldırmayı öğrenmiş, yaralarını kendi sarmış, her seferinde daha da güçlenerek ayağa kalkmış ve kendini bulup tamamlamış bir kadınım.
Sonbaharı da bu döngüye benzerliğinden ve doğduğum ay olduğundan ötürü hep sevmişimdir. Ağaçların yaprakları bırakışında tuhaf bir bilgelik vardır. İnsan yaşlandıkça anlıyor, her şeyi dalında tutmak marifet değil. Bazı şeyleri bırakmak da hayatın bir parçası. Ben de bırakmayı öğreniyorum. Oğlumun büyüdüğünü izlerken, onun artık hayatımın devamı değil, kendi hayatının başlangıcı olduğunu kabul etmeyi. Onun yolunu korkularımla daraltmadan, yaralarımı onun omuzlarına bırakmadan sevmeyi öğreniyorum. Beni görmeyenleri, benden hep alan ama bir kez olsun dönüp bana bakmayanları. Geçmişte söylediğim sözleri, söyleyemediklerimi, kendimi suçladığım yılları, birilerinin beni seçmesini beklediğim zamanları bırakmayı… Artık kimsenin beni seçmesini beklemiyorum. Çünkü kendimi seçmenin ne demek olduğunu öğrendim ve bunun büyük, gösterişli bir tarafı yok. Hayatın bir sabah, ansızın değişmesi gibi bir şey değil. Daha çok, sabah uyandığında kendine ait bir hayatının olduğunu fark etmek kadar sade bir şey. Kahveni acele etmeden içmek, bir şarkıyı kimseyle paylaşmadan dinlemek, çok sevdiğin bir filmi kalp çarpıntıları ile izlemek, bir kitabın arasında keyifle kaybolmak gibi. En önemlisi de yıllardır başkalarına ayırdığım hayatın öncelikleri içinde artık kendime ön sıralarda bir yer açmaya çalışıyorum.
İnsan, ömrü boyunca ne ektiğini ancak yaşamının sonuna doğru anlayabiliyor. Ben sevgiyi, emeği, dayanmayı, sabrı ektim. Bazen yanlış yerlere, bazen karşılığını alamayacağım topraklara. Bir çocuğun gözlerinde geleceği, bir annenin ellerinde geçmişi, işimin içinde insan hayatının ne kadar kırılgan olduğunu gördüm. Kendimden çok şey verdim, bunu inkâr etmiyorum ama artık eksildiklerime bakarak geçen ömrümün yıllarını saymıyorum. Çünkü bütün kayıplarıma rağmen elimde kalanlar var. Bir oğul, bir anne, birkaç gerçek dost, hatırladığım bir baba, bunca yılın içinden geçip hâlâ şaşırabilen bir kadın ve hâlâ sevebilen bir kalp. Belki de hayatımızın sonuna yaklaştığımızda karşılaşacağımız manzara da tam olarak budur. İnsan, sonunda elinde ne kaldığına bakıyor. Ben de elimdeki hatıralara baktım.
Bazıları çocukluğumdan, bazıları kaybettiklerimden, bazıları kendimi bulduğum yıllardan ve yollardan, hepsinin üzerlerinde yılların tortusu var. Ama artık onları bir ağırlık gibi taşımıyorum. Biliyorum ki insanın ömrü, yalnızca elinde tuttuklarının toplamı değil, bir o kadar bırakabildikleri de var. Hayatımın hasadına baktığımda kusursuz bir ömür görmüyorum. Kırılmış dallar görüyorum; kurumuş mevsimler, geç kalmış baharlar, birbirine karışmış otlar, çürümüş tohumlar… Aynı zamanda rengârenk çiçekler de görüyorum, güldüğüm günleri, sevdiğim insanları, bir çocuğun küçücük ellerinin avucuma sığdığı yılları, babamın saçlarımı itina ile tarayan ellerini. Ve bütün bunların içinden geçip hâlâ burada duran kendimi. Belki yıllarca başkaları için yaşadığımı sandım. Oysa şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum. Ben sadece başkalarının hayatını büyütmemişim, kendimi de yetiştirmişim. Sessizce, acıyla, sabırla, eksile eksile. Şimdi mevsim sonbahar ve ben korkmuyorum. Çünkü hasat, yalnızca toplamak değil, neyi toprağa geri vereceğini, neyi yanında taşıyacağını ve en önemlisi, kendinden geriye ne bırakacağını bilmektir. Ben artık biliyorum ki benden geriye kusursuz bir kadın kalmayacak. Ama kendi hayatını yaşamaktan vazgeçmemiş bir kadın kalacak. Galiba, bütün ömrüm boyunca gerçekleştirdiğim en kıymetli şey de bu. Ben hayatımın sadece emekçisi değil, aynı zamanda sahibi oldum…

