İnsan, başkalarının omuzlarına basa basa tırmandığı yokuşların sonunda, o zirvenin yalnızlığıyla yüzleştiğinde anlar her şeyi…
Başkasının emeğiyle yürünen yolların sonu, er ya da geç bir çıkmaza varırr. Fakat en acısı, o çıkmazın ortasında kalakalmak değil; oradan sıyrılmak için hala eski ezberlere sığınmaktır. Bazen sarpa sarar yollar, insan kendi kazdığı kuyuya düşer. Ve o düşüşün ardından sergilenen tuhaf kayıtsızlık, aslında derinlerdeki korkunun en gürültülü çığlığıdır.
”Zannediyorsun ki bundan da kurtulurum; nasıl olsa yıllarca kurtuldum.” Yılların verdiği o hınzır refleks, bir süre sonra insanı, koruduğunu sandığı kalın surlara mahkûm eder. Çevresine dizdiği o birkaç sadık müttefik, o küçük kabile… Kendi kalesinin içinde birer tebaa yaratanların, aynaya baktıklarında gördükleri suretle olan imtihanı ne kadar da hüzünlüdür değil mi? “Şeyh” tanımına gösterilen o fevri öfke, o “Ben mi öyleyim?” savunması, aslında yarasının üzerine basılmasından duyulan kadim bir ürkeklikti. Şimdi o mesafeden bakınca, taşlar yerine oturuyor.
Psikolojik açıdan bakıldığında, başkalarının emeklerini sahiplenmek ve sorumluluktan kaçmak, bireyin kırılgan benliğini korumak için geliştirdiği ilkel bir savunma mekanizmasıdır. Kendi yetersizlik hissiyle yüzleşemeyen ruh, başarıyı dış kaynaklardan ödünç alarak bir “sahte benlik” inşa eder. Kuyuya düşüp hiçbir şey olmamış gibi davranmak (inkâr mekanizması), bireyin bilişsel çelişkiyle başa çıkma yöntemidir. Birey gerçeklikle bağını kopararak kendi kurguladığı masalda yaşamayı seçer. Etrafında kurduğu o küçük koruma çemberi ise, dış dünyadan gelebilecek her türlü eleştiriyi filtreleyen bir nevi yankı odasıdır. Bu odanın içinde kendisini bir otorite figürü olarak konumlandırması, erken dönemden kalma kontrol etme arzusunun ve derin bir değersizlik korkusunun dışavurumudur. Hakikatle yüzleşmek yerine öfkeyle tepki vermek, egonun tehlike anında aldığı o refleksif siperden başka bir şey değildir.
Lakin hayatın öyle garip bir adaleti var ki bazen en büyük yarayı açanlar, farkında olmadan en büyük hazinenin de anahtarını bırakır giderler. İnsan, bazen toksik bir figürü bütün katmanlarıyla tanıdığında, insan tabiatının o karanlık laboratuvarındaki tüm zehirlerin antidotunu da öğrenmiş olur. Bir insan sadece bir insan değildir; o, evrenin insanlık havuzundan süzülüp gelmiş bir insanbilim laboratuvarıdır. Hayatın o sayfalarını okuma fırsatını bulmak, dışarıdan masum görünen manipülasyonların mekanizmasını çözmektir.
Eğer o karanlık dehlizlerden geçmeseydim, bugün kendi sınırlarının bilincinde olan bu kadar korunaklı, bu kadar güvenli ve kendi merkezinde duran bir alanda olamazdım. Şule Gürbüz’ün o ağır, zamansız ve sessiz zaman akışında söylediği gibi; insan ne yaşarsa yaşasın, en nihayetinde kendi kalesinin harcını ya kendi elleriyle karar ya da başkalarının döktüğü molozlarla kurduğu hayali sarayda boğulur.
Sen kendi örüntünün kurbanı olarak o dar odanda kalırken ben senin bıraktığın enkazdan kendi kendime sağlam bir sığınak örmeyi seçtim. Her insan hayatında bir kitap yazar; kimisi kendi hikâyesinin kahramanı olur kimisi de başkalarının yazdığı cümlere sığınarak kendi masalını yazdığını zanneder.
Hayatımızın bir döneminde yollarımızın kesiştiği o gölgeler, o kendi kalesinde sıkışıp kalmış figürler… Bu yazı; o daracık dünyalara takılıp kalmak yerine, yaşananlardan süzülen sessiz dersle kendi öz yurdunu, kendi sağlam sığınağını bulan ruhların hikâyesidir.

