Uykunun kapıları uzun süredir yüzüme kapalı; kendisiyle aramızda adını tam koyamadığımız, şiddetli olmasa da inatçı bir geçimsizlik var. Sanki bir çift terapisindeyiz; anlamaya, yola getirmeye çalışıyorum ama uykunun da bende yarattığı ukte bitmiyor. Eskiden geceleri kendi etrafımda döner, “Keşke bunu böyle yapmasaydım,” diye kuyumu kendim kazardım. Şimdi değişen bir şey yok gibi görünse de aslında her şey yerli yerinde. Sabahlarım, öğlenlerim, gecelerim hep aynı hakikat kapısına çıkıyor. Hep doğruyu söyleyen, şaşmaz ama bir o kadar da yorucu bir saat gibiyim. Doğruları söylemek ise bana zerre kadar mutluluk vermiyor; aksine yük oluyor.

​Yıllarca Polyannacılık oynamışım meğer; eğrilip büğrülmüş, asla doğrulamayacak bir demir çubuğu düzeltmek için paralamışım ellerimi. Demirci değildim ben, ne haddimeydi? Ya da armut ağacından muz dermeye çalışmak gibi nafile bir çaba… Listeyi uzatmak mümkün ama neye yarayacak? Hepsini kabul ettim artık. Kendimi bilerek yaralamayı seçtiğimi, acıya bağışıklık kazandığım için mıknatıs gibi beni kanatacak insanları çektiğimi kabul ettim. Acıyla kurduğum o eski, zehirli samimiyetten kopamadığım için dönüp dolaşıp yine aynı sızıya tutunduğumu kabullendim.

​Peki, şimdi ne oldu?

​Şimdi bambaşka bir yerin kapısı açıldı. Hani günlerce kavurucu bir çölün ortasında yürürsün; dudakların çatlamıştır, suya hasret kalmışsındır, rüzgâr bile alev gibi eser… Çöl bu, ne bekleyeceksin? Ama gidersin, gidersin ve birden o çöl biter. Önünde yemyeşil bir arazi uzanır. Ağaçlar… Çölün ortasında ağaç olur mu? Evler, bolluk, bereket, nefes… “İşte nihayet!” dersin, “nefes aldım.” Buradan sonrası ne getirir, bilmiyorum? Zaten öğrendiğim bir şey varsa o da hayatın bizim kurduğumuz hayallere benzemediği, hep bambaşka yollardan yürüdüğü.

​Hissettiklerimi kelimelere dökmek istiyorum bazen, sonra vazgeçiyorum. Belki de dökmemek en iyisidir; kelimeye bürünürse o büyü bozuluverir, sıradanlaşır. Bazen his olarak kalmalıdır bazı şeyler. Çok ağlayasım var, bir o kadar da gözümden tek damla düşmüyor. Canım yanıyor, içim sızlıyor; ama aynı zamanda tuhaf bir donukluk sarıyor dört bir yanımı. Hepsini aynı anda, tek bir kalpte barındırdığım acayip bir yerdeyim. Yine bilinmez, yine pusulasız.

​Eskiden bu durumlar bana trajik bir romanın başrolü gibi gelirdi. Günlerce düşünür, “Neden?” diye sorup dururdum. Şimdi aynı trajedinin kapısına varınca gülümsüyorum. Peki, şimdi ne olacak? Şimdi… Şimdi belirsiz ama sağlam bir yer burası. Öyle betonarme, sarsılmaz bir sağlamlık. Çünkü hayatın ta kendisi zaten belirsizlik değil midir? Bilemezsin, yarının ne getireceğini, kestiremezsin. Etrafta o kadar çok insan gördüm ki evinden akşam dönmek üzere çıkıp bir daha asıl yuvasına ulaşamayan… Bu gerçekleri görmek beni belki biraz karamsarlaştırdı ama ondan ziyade fazlasıyla gerçekçi kıldı.

​Eskiden acılarımı küçümserler, “Yapman lazım, güçlü durman lazım, ayakta kalacaksın,” derlerdi bana. Şimdi aynı cümleleri ben o akıl verenlere kurabilirim. Acının o demir lezzetini bilen herkes gibi ben de “Yapmak zorundasın,” diyebileceğim o yoldan geldim.

​Ah, çocukluğum… Ah o içeride hep değersiz hissetmiş, sevilmemişliğin kıyısında büzüşmüş tarafım. Senin de aslında ne kadar değerli olduğunu anlamak için meğer ne çok tepe aşmış, ne fırtınalı yollardan geçmişim. Buradayım işte. Sen de biliyorsun artık yalnız olmadığını, kimsesiz kalmadığını. Yanındayım, buradayım. Yorgunuz, evet; ömür merdivenini tırmanmaktan dizlerimizin dermanı kalmadı ama geçer, hepsi geçer.

​Konuşmak istemiyoruz bazen, biliyorum. Kelimelerin kifayetsizliğini, birbirini gerçekten dinlemeyen insanların, gün boyu boşlukta ses üreterek vakit öldürdüğünü çok net görüyorum. Ve günün sonunda herkesin aklındaki o malum soruyu da biliyorum. “Acaba arkamızdan ne konuşuyorlar? Ne anlattı ki?” İnsan kendi hayatından biliyor çünkü; başkalarının hayat koşturması başka, derdi başka, yolu başka. Herkes her an seni dinlemek, yükünü omuzlamak zorunda değil; kızamıyorum artık.

​Bu geceyi de gördüğüm, bu satırları buraya dökebildiğim için şükrediyorum.

​Ve dönüp arkama baktığımda asıl hasadın ne olduğunu şimdi anlıyorum. Hayatın bana biçtiği o çorak tarlalardan, fırtınalı mevsimlerden geriye kalan; acının, kibrin, yanık mısır tanelerinin ve dökülen gözyaşlarının arasında olgunlaşan o sessiz hasat… Ne ektiysek onu biçtik elbet ama asıl kıymetli olan, o kurak topraklardan inatla söküp çıkardığımız bu olgunluk, bu dimdik duruş.

​Size teşekkür ederim. Bu geceyi de böyle, kendi hasadımı toplaya toplaya geride bırakıyorum.

Bu yazı sana ne hissettirdi?