Otobüsten indiğinde serin bir hava yüzüne çarptı Zeliha’nın… İzmir’den, içini ısıtan memleketinden ayrılmış, Anadolu’nun bağrındaki bu köye gelmişti. Genç muavin  kapakları sertçe açıp bagajdan valizleri tek tek indirdi. Zeliha teşekkür edip valizleri teslim alana kadar otobüs çoktan hareket etmişti. Zeliha, keskin virajı dönüp tamamen gözden kaybolana kadar otobüsün ardından baktı bir süre. Önce içi burkuldu, mahsunlaştı, sonra bir heyecan kapladı içini, yeni bir başlangıç yapacaktı hayatında, mesleğini yapacaktı. Daha yirmi üç yaşında yeni mezun olmuş ve çok hevesli bir öğretmendi. Atanmak için bir yıl beklemiş, sonunda o güzel haber geldiğinde, ilk görev yeri belli olduğunda evde bayram havası esmişti. 

Zeliha şimdi çok heyecanlıydı. 

Valizin birini sürükleyerek, diğerini omzuna atarak yol ayrımındaki küçük durağa doğru yürüdü. Durakta “Kuyular Köyüne Hoş geldiniz ” yazıyordu. İçeri doğru uzanan toprak yolun sonunda, yeşillikler arasındaki çatılı evleri belli belirsiz seçebiliyordu. Toprak yolu yürümeye karar verdi, tam yola çıkacaktı ki yolun ucunda beliren bir arabanın durağa doğru hızla yaklaşmakta olduğunu fark etti. Bir süre sonra Zeliha’nın yanında duran arabadan kırklı yaşlarda, yanık tenli, bıyıkları hafif kırçıllı, göbeği önünde hızlı hızlı Zeliha’ya doğru koşan bir adam inmişti.

“Aman öğretmen hanım hoş geldiniz, hoş geldiniz!”

Zeliha şaşırmıştı, sakince, “Hoş bulduk,” diye cevapladı. Adam valizleri almaya davrandı, bir yandan da gürültülü sesiyle konuşmaya devam ediyordu.

“Sefa getirdiniz köyümüze, bilgi getirdiniz yavrularımıza. Bugün geleceğinizi tahmin etmiştik, ilçeden müdür bey haber verdi, ha bu arada ben Hüseyin, köyün muhtarıyım öğretmen hanım, tekrar hoş geldiniz köyümüze.”

“Hoş bulduk muhtar bey, ben de Zeliha öğretmen. Şeyy biraz şaşırdım da ilçeden haber vermeleri sürpriz olmuş, sevindim…”

Muhtar kafa sallayarak valizleri tek tek arabaya alıp Zeliha’yı da öne buyur etti. Muhtar arabayı çalıştırıp geriye kıvırdı, köye doğru yol aldılar.

Muhtar bey radyodan yükselen türküyü kapattı. Toprak yolu ağır ağır geçerken bir yandan da sürekli konuşuyordu.

“Öğretmen hanım köyümüz çok güzeldir, bir tek şu yol kaldı toprak, onu da geçen belediye reisi geldiğinde dile getirdim, söz dinler bizim başkan, en kısa zamanda yapılır.”

“İnşallah yapılır muhtar bey,” dedi Zeliha.

“İnşallah inşallah öğretmen hanım, hah bakın bura meydan, her yol buraya çıkar, eh zaman içinde siz de zaten iyice bellersiniz köyü.”

“Tabii tabii muhtar bey, kolaylıkla öğrenirim merak etmeyin.”

“Her yer yürüme mesafesindedir. Haa bi tek dağın öte tarafında su kaynağı var, ‘su çıktı’ deriz biz, oraya yürümek biraz zorludur. Araba ister.” 

“Olsun muhtar bey, bisiklet var mı, bisiklet sürülüyor mu peki?”

Muhtar cevap veremedi; pek alışkın olmadığı bir soru duymuş gibi baktı Zeliha’ya. 

O sırada okulun önüne gelmişlerdi. Arabayı okulun önüne çekti ve inerken karşı avluya doğru seslendi. 

“Gülsüm kız! Gel hele koş, öğretmenin valizlerini al, lojmana yerleştir bakalım.”

Karşı avludan onaltı on yedilerinde al yanaklı, hafif tombulca, şalvarını sallaya sallaya, su yeşili gözleriyle bir örnek yazmasını da düzelte düzelte bir kız çocuğu koşup geldi arabanın yanına. Yarı utangaç bir edayla, sadece “Hoş gelmişsiniz öğretmen hanım,” diyebildi. 

Zeliha bu güzel genç kıza gülümsedi. “Hoş buldum, benim ismim Zeliha, sen de Gülsüm’sün galiba?” diye sordu. Kız başını salladı, aynı zamanda valizleri de çoktan sırtlanmıştı. Zeliha muhtar beye teşekkür ederek Gülsüm önde Zeliha arkada lojmana doğru yürüdüler. 

Zeliha ısınmıştı bu insanlara, hem sıcak karşılanmıştı hem köyün havası da kokusu da iyi gelmişti Zeliha’ya. Eşyalarını bir göz oda, bir mutfak ve banyodan oluşan lojman dedikleri bu daireye bıraktılar. Zeliha, hemen okulun yerini sordu Gülsüm’e, sabırsızdı, bir an önce görmek istiyordu. Gülsüm götürüp göstermeye gönüllü olunca birlikte okul binasının olduğu alt yola doğru yürümeye başladılar. 

Tek katlı evler, önünde ahşap sedirler, bahçelerden yayılan kekik kokusu… Zeliha, kıraç bir köy beklerken, hiç beklemediği bir yeşillikle karşılaşmıştı Kuyular köyünde. Gülsüm de  ısınmıştı Zeliha’ya, yol boyu anlattı durdu köyü. 

Bu köyde eskiden su kuyuları çokmuş, derelerin güldür güldür geçtiği yerler yemyeşilmiş,  hele dağın öte yanı, asıl yeşillik oradaymış. Su çıkan yer orasıymış, hatta “su çıktı” deniyormuş. Şimdi mesire yeri gibi birkaç kahve evi, gözleme alanı yapılmış yeni yeni. Belediye başkanı gelmiş geçenlerde. Buraları üç beş yıla kalmaz turizm dedikleri şey başlarmış buralarda, hatta yer altındaki yerleşkeler çok ilgi çekermiş.

Yolun sağında duran yeri göstererek, “İşte öğretmen abla, ‘taş mektebe’ geldik,” dedi Gülsüm. Zeliha heyecanlandı. Demek burasıydı, uzun uzun okuluna baktı. Buraya taş mektep diyorlardı. 

Taş mektep,  duvarları kapkara taşlardan örülmüş, geniş avlunun içinde tek katlı bir binaydı. Köyde gördüğü diğer binalardan farklıydı ve sanki asırlardır tüm ihtişamıyla orada, o avlunun içinde duruyor gibiydi.

Avludan içeri geçtiler. Taş basamakları çıkıp, ahşap kapıyı zorlayarak açtılar ve binadan içeri girdiler. Bir hafta sonra bu kapıdan cıvıl cıvıl kaç çocuk girecekti, kaç öğrencisi olacaktı acaba? Zeliha’nın içi kıpırdadı, heyecanlandı bunları düşününce. Tek tek sıraları gezdi, sınıfı dolaştı. Ciddi bir temizlik ve bakıma ihtiyaç vardı ama Zeliha çocuklara bir an evvel bir şeyler öğretmek için sabırsızlanıyordu.  

İçeriyi havalandırmak için pencerelerden birini açtı, bahçeye baktı. Avluda kocaman bir dut ağacı ve hemen yan tarafında üstü kapalı bir kuyu duruyordu. “Çocuklar düşmesin diye mi kapattılar şu kuyuyu?” diye sordu Gülsüm’e. 

Gülsüm cama doğru yaklaşıp o yöne doğru baktı. “He evet abla, yıllar yıllar öncesinden beridir kapalıymış o kuyu, burası okul olmadan evvel kapatılmış.”

“Bu taş mektep ne zamandır burada peki?” diye sordu Zeliha. Gülsüm dudak kıvırdı, “Kimse bilmiyor abla,” diye cevapladı. 

“Baban da mı bilmiyor?”

“Yok, bilse de anlatmaz babam, ataları rahatsız etmeyelim der.”

“Atalar?”

“Babam öyle diyor öğretmen abla, ben bilmiyorum.”

“Gerçekten çok ilginç. Merak ettim doğrusu, belki öğreniriz buranın geçmişini, bilen muhakkak vardır.”

Zeliha gerçekten merak etmişti. Ancak daha bu ilk günüydü. Önünde uzun uzun günler, aylar belki de yıllar olacaktı.

“Peki, hadi çıkalım Gülsüm, yarın gelir bir güzel temizleriz sınıfı, yardım edersin değil mi Gülsüm?”

“Elbette abla, etmem mi hiç!”

Sınıftan birlikte çıktılar, Zeliha’nın gözü koridorun diğer ucundaki kapıya ilişti. Zeliha merak etti, oraya doğru yaklaştı, bu kapının ne olduğunu sordu. Gülsüm cevaplamadı, yine bilmediği şeylerden biri olmalıydı. Zeliha içeri bakmak istedi ancak kapı kilitliydi, açamadı.  Kapının  üst köşesinde silik işaretler fark etti. Rakamlarla 19.3.3 yazıyordu. Fazla üzerinde durmadı, nasılsa muhtar beye sorardı ilk fırsatta. 

Avluya çıktıklarında muhtar beyi bahçede gördüler, o da bir ihtiyaç var mı diye uğramak istemiş, uzaktan el ediyordu. Zeliha muhtar beye yaklaşıp, herşeyin yolunda olduğunu, temizlikte Gülsüm yardım ederse veya köyden yardım edecek birileri varsa çok memnun olacağını, öğrencileri için sabırsızlandığını, bir haftalık sürede herşeyi hazır edeceklerini anlattı büyük bir hevesle. Sonra birden durdu. İçeride gördüğü kilitli odayı hatırladı, kapıyı sordu muhtara. 

“Efendim öğretmen hanım? Anlamadım?”

“Kilitli kapının ardında ne var muhtar bey?”

“Haa o kapı mı, şey o kapı hep kilitli durur öğretmen hanım.”

“Kapının sağ üst köşesinde de bazı rakamlar yazıyordu, sizce neden yazılmış olabilir?”

“Bunu fazla deşelemeseniz öğretmen hanım, ayrıca o kapı hep kilitli kalmalı, sakın açmaya çalışmayın.”

“Nasıl yani? Neyi deşelemeyeyim muhtar bey, bana anlatmadığınız şeyler mi var?”

“Yok hiç meraklanmayın sakın, sadece bizim de tam bilmediğimiz, merak etmediğimiz, üstünü kapattığımız şeyler… Şeyy  size anlatabileceğim bi şey yok ondan öyle dedimdi.”

Sonra acele Gülsüme dönüp, “Gülsüm hele koş eve, anan bekliyor, sofrayı hazırlayın öğretmen hanım acıkmıştır.”

Zeliha çok meraklanmış olsa da akşam geç olmuştu, muhtarı daha fazla oyalamak istemedi. Hem daha ilk günden de tartışmak istemiyordu. Bu insanları tanımıyordu, biraz zaman vermek istedi, hem kendine hem köylülere…

Köydeki o ilk akşamın üzerinden birkaç ay geçmişti. Zeliha köye alışmış, öğrencilerinin hepsini çok sevmişti,sadece ders zamanları değil dışarıda da onların sorunlarıyla  sıkıntılarıyla tek tek ilgileniyor, yardımcı olmak için âdeta çırpınıyordu. Okulda Zeliha dışında bir de müdür bey vardı, üçleri ve dörtleri müdür bey okutuyordu. Dördüncü sınıftan sonra okumak isteyenler, ilçeye orta okula gönderiliyordu. Zeliha orta okula hatta liseye oradan da üniversiteye devam etmeleri konusunu daha ilk sınıflardan öğrencilerinin aklına sokmaya çalışıyor, onları yüreklendiriyordu. 

Zeliha köyde çok sevilmişti. Yeryüzünde melek olarak yaşayan bir öğretmen var mı diye sorsalar herkes Zeliha’yı gösterirdi. Zeliha da köyü çok sevmişti. Ancak Taş mektebe her gelişinde o kapıyı da merak etmeden duramıyordu. Köylünün de ağzını yoklamıştı ilk sıralar, ancak herkes hemen hemen aynı şeyi söylemişti, “Fazla deşeleme öğretmen hanım.”

Bir gün Zeliha dayanamadı. O gün, ders bitiminde okuldan hemen ayrılmadı. Müdür beyin çıkmasını bekledi. Öğrencilerin, hademenin, herkesin ve en son müdürün de çıktığından emin olduktan sonra, müdür odasında anahtarları aradı. Dolapları tek tek kontrol etti. Bir yandan kalbi deli gibi çarpıyordu. Korkuyordu ama merakı daha ağır basıyordu. Artık o kapıyı açmaya karar vermişti. Anahtarları çekmecedeki kutunun içinde buldu. 

Sessizce kapıya doğru ilerledi. Bir an vazgeçmeyi düşündü ama kendini bildi bileli aşırı meraklı biriydi. Muhakkak öğrenmeliydi. O KAPIYI AÇACAKTI. 

Tek tek anahtarları denedi. Sonuncusu kilide tam uydu, sağa doğru üç kez çevirdi, klik klik klik. Kilit açıldı. Kapının kolunu çevirdi. Zeliha titriyordu… Ama vazgeçmeyecekti. 

Gıcırdayarak açılan kapının ardında aşağı inen basamakları gördü. Karanlıktı, kara taşlı Taş mektebin en karanlık yeri bu kapının ardı olmalıydı. Cebinden kibriti çıkardı, yanına aldığı mumu yaktı ve mumun titrek aydınlığında basamakları tek tek inmeye başladı. Zeliha kendine inanamıyordu, şu an ne yapıyordu burada? 

Derin bir nefes aldı, basamaklar bitmişti. Geniş bir alana girmişti. İlerledi biraz daha ilerledi, bulunduğu yerde bir hava sirkülasyonu hissetti. Yukarı doğru baktığında gittikçe daralan, minare gibi uzanan bu taş yapının üstü kapalıydı ancak çok az ışık sızıyordu. Oldukça yüksekteydi. Buranın avludaki üstü kapalı kuyu olduğunu fark etti. Bu kuyu ve taş mektep bu alanda birleşiyordu. 

Mum ışığında çevreyi incelemeye başladı, ilk anlardaki korkusu geçmiş daha dacesaretlenmişti Zeliha. Alanın ortasında taşlardan kocaman bir çember oluşturulmuş olduğunu, içinde çuval çuval erzaklar, hediyelikler, kumaşlar, çiçekler ve tanımlayamadığı birçok malzeme yerleştirilmiş olduğunu fark etti. Gözlerine inanamadı. Bu ne anlamsız, ne tür bir manzaraydı! Erzakların ve çiçeklerin taze olmasına bakılırsa bu malzemeler buraya daha yeni getirilmiş olmalıydı. Kim veya kimler getirmişti, neden getirmişti? 

Zeliha ilk öğretmenlik mesleğini yaptığı bu güzel Kuyular Köyünün Taş mektebin bodrum kat gibi bir bölümünde, hiç anlam veremediği malzemeler arasında, elinde mum ile öylece olduğu yerde  kalakalmış, hayret içinde olanları anlamaya çalışıyordu. O akşamın üstünden birkaç gün geçti. 

Kuyular köyü televizyonda, basında, medyada heryerdeydi… Zeliha ise haberleri otobüste takip ediyordu. Tekrar köye geri dönecek miydi bilmiyordu, belki dönerdi, zavallı öğrencilerin hiçbir suçu yoktu. Ama biraz kendini toplamak üzere rapor almış ve köyden uzaklaşmayı tercih etmişti. Haberlerde aynen şöyle diyordu: 

“Taş mektebin sırrını genç öğretmen çözdü. Her ayın 19’unda gece 03.03’te taş mektebin bodrum katında bir tür tören düzenlendiği, hatta bu törenlerin sonunda, katılanların kendilerince değerli buldukları malzemeleri hediye olarak adadıkları, böylelikle yıllar öncesinde köylerinde gerçekleşen, çoğunluğu çocuklara ait gizemli kayıpların, aklını yitiren gençlerin ve bu kötü kaderlerin önüne geçilebileceğine inanıldığı itiraf edilmiştir. Tarih ve saatler iki kuşak öncesinden süregelen bir geleneğe göre aynen devam ettirilmiştir. Bu rakamların anlamını bilen yoktur. İlçe jandarma ekiplerinin de katıldığı soruşturmalara göre bu geleneğin, köyün şimdiki muhtarı Hüseyin Atmaca’nın iki kuşak atalarından beri devam ettirildiği tespit edilmiş, Hüseyin Atmaca’nın kapsamlı ifadesi alınmak üzere ilçe karakoluna getirilmiştir.”

Bu yazı sana ne hissettirdi?