Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Takvimden Koparılmış Zaman 

Paltosunun düğmelerini iliklerken durmuş, yüzüme uzun uzun bakmıştı.

 “İdare edebilecek misin Feriha?” diye sormuştu.

Gün daha yeni ağarıyordu. İstasyona yürüyerek gidecekti. Kapının önünde öylece durmuş, onu seyretmiştim. Birkaç dakika daha kalması için neler vermezdim! Sobanın üstünde fokurdayan çaydanlığın sesi, evi saran ıhlamur kokusu, paltosunu giyinişi, çizmelerini bağlayışı, cama vuran dut ağacının dalları… O sabah her şeyi aklımda tutmak ister gibiydim.

“Merak etme Muzaffer, aklın burada kalmasın,” dedim.

Sesimin titremesine izin vermeden gülümsedim. “Hem şunun şurasında bir hafta. Çabuk geçer.”

Ama ben bile söylediğime inanmamıştım.

Geçmezdi.

Bir hafta uzun bir zamandı. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Üstelik doğuma iki ay kalmışken, gece birden sancım tutarsa, soba sönerse, kapının önündeki kar dizime kadar yükselirse ne yaparım, bilmiyordum. İçimde söyleyemedikçe büyüyen ince bir korku vardı.

Yine de göreve giden kocamı, kapı eşiğinde sulu gözlerle uğurlayan bir kadın olmak istemiyordum.

“Az daha unutuyordum,” diyerek mutfağa koştum.

Geceden hazırladığım iki somun arasına koyduğum beyaz peyniri bez bir bohçaya sardım. Çantasının yan gözüne yerleştirirken birden ellerimi tuttu. Sonra elini usulca karnıma koydu.

İkimiz de sustuk.

O an, Muzaffer’in yüzündeki kararsızlığı görmüştüm, sanki gitmek istemiyordu ama başka bir seçeneği yoktu. “Sincan tarafındaki direkler devrilmiş,” demişti önceki gece. “Üç, dört güne kalmaz biter. Taş çatlasa bir hafta.”

Bir süre kapı önünde öylece durduk.

“Döndüğümde beşiği kurarız,” dedi sonra. Başımı salladım. Gülümsedim.

Muzaffer eğilip alnımdan öptü. Sonra kasketini başına geçirdi, atkısını ağzına kadar çekti. Dut ağacının önünden geçti, karla örtülü sokağa çıktı. Her adımında kar kuru bir sesle eziliyordu. Ben kapının önünde kaldım.

Adım sesleri sokağın başına kadar ilerledi. Sonra azaldı. Rüzgâra karıştı.

O sabah duyduğum son ayak sesleri olduğunu nereden bilebilirdim?

Muzaffer gittikten sonra ev koca bir sessizliğe bürünmüştü. Odaya geçtim. Sabah yaktığı sobanın içindeki odunlar sönmeye yüz tutmuş. Közü karıştırıp, bir iki odun daha attım. Ihlamur hâlâ sıcaktı. Masanın üstünde ona doldurduğum ıhlamur duruyordu. Yarım kalmış, onu bile bitirememişti. Ben de kaldırmadım.

Yeni senenin üçüncü günüydü. 3 Ocak 1979, Çarşamba. Takvim yaprağını kopardım, üst köşesinde bugünün sözü yazıyordu: “Altın pas tutmaz, yiğit yas tutmaz.”

Ne güzel demişler, diye düşündüm. Yas tutacak zaman değildi. Muzaffer hep, “Biraz daha dişimizi sıkalım Feriha,” derdi. “Şu terfiyi alayım, Ankara’ya, şehre taşınacağız.”

Okumaya devam ettim.

Doğan çocuğa isim: Kız: Saime, Erkek: Neşet

Günün yemeği: Düğün pilavı.

Muzaffer’in hesabına göre, en fazla beş-altı yaprak daha koparacaktım. O kadar.

İlk gün kendimi oyaladım. Bahçeye bakan pencerenin önüne oturup bebeğimize ördüğüm küçük yeleğin düğmelerini diktim. Sonra sandığın içinden pamuklu kumaşları çıkarıp bebek bezleri hazırladım. Kumaşları iyi ki vermiş annem. Tek tek kestim biçtim. Bana güzel bir meşgale oldu.

Kar taneleri pencerenin önünden ağır ağır geçiyordu.

Akşam olunca dut ağacı iyice karardı. Zeliha teyzenin evinde ışık yandı. Köyden dönmüş, diye düşündüm. İçim biraz olsun ferahladı.

İkinci gün hava açtı. Muzaffer giderken sobanın yanına bir haftalık odun dizmişti. Ateşi yaktım. Odunlar güp güp yanmaya başladı benim de kemiklerim ısınmaya. Sobanın üstündeki suya ıhlamur attım. Küçük tencerede yumurta kaynattım.

Radyoyu açtım. Önce bir türkü çaldı. Sonra öğle haberleri başladı. Ankara’dan, Meclis’ten, kömüre gelen zamdan söz ettiler.

Ardından “Arkası Yarın” başladı. Monte Kristo Kontu. En heyecanlı yerinde kalmıştı, iftiraya uğrayan zavallı Dantes hem de düğün gününde şatonun zindanına atılmıştı. Ben sobanın yanında oturmuş, elim karnımda, radyonun başında onu dinliyordum. Muzaffer, “Kitabını bulurum sana,” demişti. Ama radyodan dinlemek daha çok hoşuma gidiyordu.

Üçüncü gün kar yeniden başladı. Sonraki günlerde de yağdı.  Damlar, avlu, dut ağacının dalları… Her yer bembeyaz oldu. Muzaffer olsaydı akşama kadar sobanın üstünde fasulye kaynatırdım. Çok sever Muzaffer. Yanına kurduğum turşulardan çıkarırdım. Ben yiyemezdim muhtemelen ama olsun, ona yapmış olurdum.

Kar üç gün daha sürdü. Odunlar azalmaya başlamıştı. Kapı dışına sadece kül dökmeye çıkabiliyordum. Odunluğa kadar gitmek zordu.  Anneme haber verseydik keşke diye düşünmeden edemedim. Ama neyse ki bir, iki güne Muzaffer yetişirdi nasılsa.

Ama öyle olmadı. 

Günler geçip gitti Muzaffer şu kapıdan çıkıp gideli on gün oldu. Takvim yaprakları masanın üstünde birikti. Hiçbirini yakmadım. Muzaffer gelince birlikte okuruz diye sakladım.

Radyodaki Dante nasıl zindanda bekliyorsa, ben de evde bekliyordum.

Camın önünden ayrılmaz olmuştum. Her ayak sesinde heyecanla perdeyi aralıyordum. Gelen ya Zeliha teyzenin torunu, ya sütçü Rıza amca, ya da arka komşu Şengül, Zarife… Kimi yumurta getirmiş, kimi ekmek yapıp gelmiş.   İçimdeki sıkıntı büyümüş, nereye koyacağımı bilemez olmuştum. Muzaffer’in ne kendisi ne de haberi vardı.

On birinci gün sabahı dayanamadım. Kar erimişti. Meydana inen yol çamur içindeydi ama açıktı. Şalımı başıma bağladım, paltomu giydim. Karnımın ağırlığıyla ağır ağır yürüyerek bayırı indim. Muzaffer’in işe diye gittiği bina meydanın aşağısındaydı.

Tek katlı, kiremit çatılı, boyası dökülmüş küçük bir yer. Kapısındaki teneke tabelada “TEK – ŞEBEKE BAKIM EKİBİ” yazıyordu.

Kapıyı tıklattım. “Gel!” diye bir ses duyuldu içeriden.

İçeri girdiğimde soba gürül gürül yanıyordu. Çaydanlığın kapağı tıslıyor, odanın içi kömür kokuyordu. Sobanın yanında oturan delikanlı beni görünce birden ayağa kalktı.

Çatallanan sesiyle, “Haa… Feriha abla…” diye yaklaştı.

Ben de onu tanıdım.  Bizim bakkalın oğlu Hüseyin’di. Ne zaman büyümüş, karayağız, uzun boylu bir delikanlı olmuştu.

“Hayırlı olsun Hüseyin. Ne zaman başladın?” diye sordum.

“Bu sabah abla,” diye cevapladı. Sevindiği her hâlinden belliydi. Aynı çatallı sesle devam etti.

“Destek ekip gidince beni bıraktılar buraya.”

Şaşırmıştım, “Destek ekip mi?” diye sordum. “Ne arızasıymış bu kadar?” diye meraklandım.

Hüseyin heyecanla anlatmaya başladı. “Arıza değil değil abla, şeyden gittiler, dün telgraf gelmiş, Behiçbey yakınlarında sabah treni raydan çıkmış, elektrik direklerine çarpmış… Abla yaralılar varmış hatta ölen…”

Hüseyin anlatmaya devam ediyordu ama ben hiç birini duymadım.

Odanın içindeki sesler boğuklaştı, Hüseyin’in ağzı kıpırdıyor ama söyledikleri kulağıma ulaşmıyordu. Son gördüğüm şey, Hüseyin’in bana doğru koşmasıydı.

Gözlerimi açtığımda keskin bir kolonya kokusu vardı. Birileri başımda konuşuyordu.

“Açıyor açıyor! Kendine geldi,” dedi biri. “Vah vah zavallıcık! Karnı burnunda,” dedi bir başkası, “Çekilin, biraz hava alsın,” diyen bir diğeri…

Sağlık memuru koluma tansiyon aletini bağlamış dinliyordu. Biraz düşmüş “Meraklanma, korkudan düşmüştür,” diyerek beni teskin etmeye çalıştı. Ağlamaya başladım. Geceden beri içimi kaplayan o sıkıntı sonra kaza haberi. Emindim. Muzaffer o trendeydi. Ebe ablaya da haber vermişler, hemen yanımdaydı elimi tutuyordu. Durumu ona anlattım. “O trendekilerin akıbetini mutlaka öğrenmeliyim Abla,” dedim. Ya Muzaffer de o trendeyse? Gözyaşlarıma hâkim olamıyordum.

Ebe abla Hüseyin’e talimatı verdi. “Git, istasyon şefinden son durumu öğren ablam,” dedi. Hüseyin çok korkmuştu, mahcup gözlerle bana bakıyordu. Hemen kapıdan çıkıp istasyona doğru var gücüyle koşmaya başladı. 

Sonra…

Sonra haberler yayılmaya başladı. Durumu ciddi olanlar Sıhhiye’ye kaldırılmış. Ölenlerin sayısı azmış, çok şükür Muzaffer yaralıların arasındaymış. Muzaffer’in ekipten iki kişi döndüğünde iyi haberini onlardan aldım. Hastaneye gitmek istedim engel oldular, karnımdaki bebek daha öncelikliydi. Babama telgraf çektim, durumu haber verdim. Annem yanıma geldi, babam da Sıhhiye’ye gitti.

O günden sonra zaman hiç geçmeyecek sandım. Babamdan gelen haberlerle kendimi bir nebze avutuyordum. Yine de Muzaffer’e kendi ellerimle bakmak istiyordum.

Kar tamamen eridi, sonra fırtınalı yağmurlar başladı. Dut ağacının kuru dalları cama vurdukça yüreğim yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Takvim yaprakları birikmeye devam etti.

Elimde tuttuğum yaprak 10 Şubat 1979, Kız ismi Aygün, Erkek Akgün. İçim ısındı ne güzel isim, Günümüz de ağarsın inşallah, dedim içimden. O an kapı çaldı. Annem benden önce koştu. Kapıyı açtı.

“Muzaffer! “ diye bağırdığını duydum.

Kalbim fırlayacak gibiydi. Karnım iyice büyümüştü. Ağır ağır kapıya yaklaştım. Sonunda Muzaffer dönmüştü. Kapının önünde duruyordu. Yüzü bembeyaz olmuş, gözleri çökmüştü. Babam elindekileri anneme verirken, ben Muzaffer’den başkasını görmüyordum.

Sevinç gözyaşları içinde ona sarıldım.

Muzaffer sarılmadı.

Muzaffer hiç gülmüyordu. Hatta bakışlarını benden kaçırıyordu.

Sonra fark ettim. Muzaffer’in beni saracak kolları koltuk değneklerine tutunuyordu. Bir bacağı dizinden aşağı yoktu.

Uzun süre kapı eşiğinde birbirimize bakakaldık. Sonra tek bir şey söyledi. Bu kapıdan çıkarken söylediği şeyi.

“Feriha …” dedi, sesi ağlamaklıydı.

“Feriha, şimdi idare edebilecek misin?”

Feyza Taşkın
Feyza Taşkın
1972 Çameli /Denizli doğumludur. Trakya Üniversitesinde Makine Mühendisliği lisans eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’da başladığı kariyer yolculuğunu farklı şehirlerde sürdürdü. Girişimci proje danışmanlığı yaptığı son yıllarda, birbirinden farklı hayat hikâyelerini dinleyip kaleme alırken yazmaya olan ilgisini keşfetti. Emekli olduktan sonra sanatın farklı dallarında üretken olmaya devam ederken, hikâyelerini de bu dönemde biriktirmeye başladı. “Hikâyeden Gazete” ve 2026 ilk baskısı yapılan “Salı Hikâyeleri” Beş Kadın On Hikâye- Kollektif kitabında hikâyeleri bulunmaktadır.

POPÜLER YAZILAR