“Hümaaa! Hümaaa! Gız uyanmadın mı sen daha? Kara yerin dibinde kalasın! Gayya’ya giresin.”
“Kalktım nene, hemencecik geliyom!”
“İstersen gelme! Az daha gecik de buban gırsın a o çırpı golunu ganadını.”
Hacer kadın bir hışımla kapattı, Hüma’nın kaldığı çadırın naylon kapısını. Hâlâ söyleniyordu.
“Gavur anasına çekmiş. Ah, ah! Ne gelir elden?”
Elinin birini ağrıyan beline koyup diğerini alnına siper ederek tarlaya doğru giden insanlara baktı.
“Hümaaaa! Allah’ın cezası! Ben gidiyom yavaştan. Bak, geç kalmayasın. Irgatbaşı yevmiyeni keserse buban da seni keser. A, ona göre ha!”
Hüma yazmasını yüzüne iyice sardı. O al yazma, al yanağını daha da belirginleştirmiş, körpe yüzüne masum bir hava katmıştı. Hüma nenesinin arkasından baktı bir süre. İki büklüm olmuş beli; kısacık şalvarı, penguen yürüyüşü ve Adana’nın o cehennem sıcağında giydiği yün yeleğiyle oldukça komik görünüyordu nenesi. Hüma lastik ayakkabılarını giydi ve tozu dumana katarak yürüyen nenesinin ardından yürüdü. Bir yandan da nenesi gibi söyleniyordu.
“Hüma su taşı, Hüma çay koy, Hüma yatakları aç, Hüma yatakları topla, Hüma aşı ocağa koy. Hüma, Hüma, Hüma… Hüma kadar taş düşsün başınıza. Her iki lafından biri de zavallı annem. Ne istersin be ölmüş kadından? Pis cadı!”
“Hümaaaa!”
“Geldim nene, geldim.”
Şafak yeni yeni söküyordu. Saat henüz sabahın beş buçuğuydu. Mevsimlik işçiler teker teker toplanıyorlardı Salih Ağa’nın pamuk tarlasında. Irgat başı siyah Adana şalvarının üzerine beyaz bir gömlek giymişti. Gömleğin üzerine siyah bir cepken giymiş, cepkeninin cebine de köstekli bir saat yerleştirmişti. Adana sıcağında dizlerine kadar çektiği siyah çizmeleri ise komiklik bakımından nenesinin yün yeleğiyle yarışırdı. Bu sıcakta bu çizmeleri neden giyerdi ki bir insan? Hayret doğrusu! Bakışlarını öyle bir dikmişti ki adamın çizmelerine nenesinin çimdiği ile kendine gelebildi ancak.
“Gız, neye bakıyon öyle? Gözlerini Sait’in eşeği gibi ayırmışsın. Delirdiysen delirdim de, tımarhaneye yatıralım seni.”
“Nene bu sıcakta bu çizmeleri neden giymiş ırgatbaşı?”
“Elinin köründen giymiş! Sana ne? Gız, sen herifin keyfinin kahyası mısın? Oy gayyaya giresin Hüma!”
Hüma ağzını açıp tek bir laf etmedi. Bugün dayak yemeye hiç niyeti yoktu Hüma’nın. Irgatbaşı tüm işçileri yönlendirdi, hatları belirledi ve hasat başladı.
Ne zor işmiş şu pamuk hasadı, insanın beli kırılıyor, diye içinden geçirdi Hüma. Belinin ağrısı geçsin diye biraz doğrulsa ırgatbaşı tepesinde bitiyordu. Güneş tepeye çıktığında bayılmamak için zor tutuyordu kendisini. Bir ara gözleri karardı. Susuzluk, açlık, uykusuzluk, yorgunluk, dayak canından bezdirmişti Hüma’yı. Artık dayanacak gücü kalmadı. Ne olursa olsun iki dakika dinlenecekti. Sonunda dayak olsa da. Tam pamuğu bırakıp dinleneceği sırada kendisine uzatılan suyu gördü. Demir bir tasın içinde buz gibi bir su… Şu anda hayır diyemeyeceği tek şey buydu. Suyun soğukluğu tasın dışında bıraktığı buğudan anlaşılıyordu.
“Al, biraz su iç. Hava çok sıcak.”
Hüma kendisine su veren kızın ellerine baktı. Kar gibi bembeyaz, tertemiz, hiç yarası yok. Bir de kendi ellerine baktı. Pamuk kozalaklarından paramparça olmuş, soğuk sudan kupkuru kesilmiş elini, kızın verdiği tasa uzatırken bir hayli utandı. “Sağ ol,’’ diyebildi belli belirsiz bir sesle.
“Afiyet olsun. Benim adım Arzu. Senin adın ne?”
“Hüma.”
“Hüma mı? Çok değişik bir isim. Anlamı ne?”
“Bilmem.”
“Nasıl yani? İsminin anlamını bilmiyor musun gerçekten de?”
“Yok bilmiyorum. Rahmetli anam koymuş adımı.”
“Annen yok mu? Çok üzüldüm Hüma.”
Hüma bu muhabbetin bir an önce bitmesini istiyor gibiydi. Açıkça söyleyemiyordu belki ama çalışmaya devam ederse kız giderdi başından. Aslında Arzu’dan rahatsız olduğu için değildi bu ürkekliği. Korkusu babasındandı. Hüma’nın durmaya niyeti olmadığını anlayan Arzu, Hüma’nın kolunu tuttu.
“Hadi, mola ver. Yemek getirdik. Hep beraber yiyelim.”
Hüma kendisine ters ters bakan Hacer kadını gördü. Bu bakışlar öyle hayra alamet de görünmüyordu. Hayır, hayır! Hüma kararlıydı. Bugün dayak yemeyecekti.
“Yok, ben gelemem. Irgat başı izin vermeden işi bırakamam. O ne zaman derse o zaman gelir yerim.”
Tekrardan pamuk toplamaya başlayacaktı ki ırgat başı paydosu verdi.
Arzu, Hüma’nın ellerinden tuttu ve gülümseyerek,
“Gördün mü bak? Irgat başı da izin verdi. Hadi, gel artık.”
Salih Ağa, bugün kızıyla birlikte işçilere yemek getirmişti. Kızını şımarık büyüten onca ağaya inat Salih Ağa, tam bir erdem ile büyütmüştü Arzu’sunu. Bazen bilinçli olarak onu pamuk tarlasına getirir, işçilerle özellikle de Arzu yaşındaki işçi çocuklarla tanışmasını isterdi. Hayatın herkes için adil olmadığını ve yaşadığı hayatın kıymetini bilmesi gerektiğini her fırsatta anlatırdı kızına.
Arzu, Hüma’nın elinden tuttu ve “Hadi, gidiyoruz,’’ dedi. Hacer kadın Hüma’nın arkasından öfkeyle seslendi.
“Hümaaaa!”
Hüma durmazsa başına gelecekleri biliyordu.
“Sen git istersen. Ben gelirim. Nenemi bekleyeyim,” dedi.
Nenesi ise nihayet o penguen yürüyüşüyle yetişmişti kızlara.
“Gayya’ya giresin! Ne koşturup duruyon? Hele bir de hele!”
Arzu ortalığı biraz olsun yumuşatabilmek için, “Teyzeciğim, Hüma’yı ben çekiştirip durdum acele etmesi için,’’ dedi.
“Hele bir de bakem sen kimsin?”
“Ben Salih Ağa’nın kızıyım teyzem.”
“Salih Ağa haa? Sen onun kızısın demek!”
Hacer kadının, yüzündeki o sert ifade yerini sevecen tonton bir ninenin şefkat dolu ifadesine bıraktı.
“Oy guzum! Maşallah, maşallah! Demek sen Hüma’yla arkadaş olmak istedin he? İyi guzum olun, olun. Tamam!” Sonra Hüma’ya dönüp şefkatli bir ses tonuyla,
“Hade guzum, git arkadaşınla yemeğini ye. Hade, hade!”
Hüma nenesini daha önce hiç böyle görmemişti. Şu anda onu analiz edemiyordu. Nenesi ona kızgın mıydı, yoksa değil miydi?
Nihayet sofraya oturdular. Hüma öyle bir acıkmıştı ki kimseyle tek bir kelime konuşmak istemiyordu. Arzu ise susacak gibi durmuyordu.
“Hüma?”
“Efendim?”
“Bir şey sorabilir miyim sana?”
Hüma kendisine sorulacak olan soruyu zerre kadar merak etmiyordu. Sofradaki her şeyden yiyip içmeliydi.
“Şu ayranı uzat hele.”
“Hüma?”
“Hı?”
“Bir şey sormak istiyorum.”
“Sor sor da şu soğanı da uzatsana bana.”
“Kıtlıktan mı çıktın Hüma? Bir dur, bir şey soracağım.”
“E sor Arzu. Hem sor hem ye. Biz öyle yapıyoruz.”
Arzu güldü. Yüzüne dökülen kâhküllerini arkaya attı.
“Nenen sana, ‘Gayya’ya giresin,’ dedi ya?”
“Eeeee? Ne var bunda? Her gün der bunu bana.”
“Ama ben bunu merak ettim işte. Gayya ne demek? Ay yoksa bir küfür mü?”
Hüma öyle bir kahkaha attı ki herkes bir an yemeği bırakıp ona baktı. Babasının bakışından akşam çadırda başına neler geleceğini anlamıştı. Nenesi ise dişlerini sıkıp içine içine konuşuyor bir yandan da başını bir sağa bir sola sallıyordu. Muhtemelen yine ölmüş annesi yâd ediliyordu. Hüma korkuyla kafasını eğdi. Tek derdi babasıyla göz göze gelmemekti. Sonra kafasını eğip yemeğini yemeye devam etti ve Arzu’ya bakmadan, “Cehennemin dibi,’’ dedi.
“Anlamadım Hüma, neden böyle dedin şimdi? Ben sana kötü bir şey mi söyledim?”
“Hayır, hayır! Gayya, cehennemin en dibindeki kuyunun adıymış. Sağ olsun nenem beni günde on kere o kuyuya indirir, çıkarır.”
Bu sefer kahkahayı Arzu attı fakat Arzu’nun babası kızına nefretle bakmadı. Hatta kahkaha sebebini bilmemesine rağmen o da kızına bakıp gülümsüyordu. İkisinin de yaptığı şey aynıydı ama Hüma’nın payına düşen dayaktı. Ne yapsın zavallı? Bugün yeterince mücadele etmişti dayak yememek için fakat son dakika kaybetti savaşı. Ne vardı sanki bu kadar gülecek? “Oh iyi oldu, sen bunu hak ettin Hüma Hanım,” dedi kendi kendine.
Günün sonunda işçiler yevmiyelerini alıp yorgun argın bir şekilde çadırlarına döndüler. Hüma’nın yüreği ağzında korka korka çadırına girdi. Babası elinde kemerle bekliyordu Hüma’yı.
“Oooo prenses hanım, hoş geldiniz. Yediniz, içtiniz, erkeklerin ortasında kahkahalar attınız. E bunun bir de ceremesi var değil mi benim güzel kızım?”
Hüma’nın kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Daha üç gün önce yediği dayağın izleri duruyordu o körpe bedeninde. Bari onlar iyileşseydi. Hüma sırtına yediği iki kemer darbesiyle yere yığıldı. Korkudan ağlayamıyordu bile. Üçüncü darbeyi almasına Hacer kadın mani oldu.
“Dur oğul, dellenme! O kız ağanın kızıdır. Duysa ki Hüma kendi kızı için dayak yemiş, bizi burada koyar mı artık?”
“Ben ağa gızı mızı bilmem ana! Benim gızım ulu orta yerlerde yosma gibi gülemez, işte o kadar! Ha, yok illa da yosmalık yapacağım derse, dayağını da yer işte böyle.”
Hüma o gece sabaha kadar ağladı. Ertesi gün şiş gözler ve morarmış bedeniyle düştü yine pamuk tarlasının yoluna. Bu hasat elbet biterdi bitmesine de ya yüreğindeki hasat ne zaman bitecekti? Önce annesini kaybetti yürek hasadında. Sonra babası ve nenesinin elleriyle; mutluluğu, hayalleri, hayata olan inancı hasat edilmişti.
Güneş yine tepeye çıkmıştı. Hava nefes alınmayacak kadar sıcaktı. Hüma yüzüne vuran gölgeye bakmak için başını kaldırdığında karşısında Arzu’yu gördü. İmrenerek hatta kıskanarak baktı Arzu’ya. Ne güzel okul kıyafetiydi bu. Keşke Hüma da okula gidebilseydi. Keşke Hüma da bu kıyafetlerden giyebilseydi. Ona bu şansı veren biri çıksa o kişinin ayaklarına kapanır, kulu kölesi olurdu.
“Hoş geldin Arzu. Okula mı gidiyorsun?”
“Hayır okuldan geldim, sabahçıyım ben.”
“O ne demek?”
“Nasıl yani o ne demek? Sabahçıyım işte Hüma. Yani sabah gidiyorum okula. Öğlenciler de öğlen gidiyorlar.”
“Neden sabahçı öğlenci var ?”
“Ee herkes sabah ya da herkes öğlen gitse, okulda yer kalmaz.”
“O kadar çok kişi mi gidiyor okula? O zaman kızlar da okuyor?”
“Neden bu kadar şaşırdın ki?”
“Bizim böyle sabahçı, akşamcı yok. Herkes beraber gider beraber gelir. Herkes dediysem yani sadece erkekler… Kızlar okula gidemezler. Ben okumayı yazmayı kendi kendime öğrendim. Çok dayak yedim nenemden. Ekmek yaptığımız tandırdan köz çalardım. Okulun penceresinden gizli gizli öğretmeni izlerdim. Sonra da gördüğüm harfleri o közle sağa sola yazardım. Bir gün öğretmen görmüş beni. Bana kalem, defter verdi. Gizli gizli ona yazdım. Sen çok şanslısın Arzu. Keşke benim babam da senin baban gibi olsaydı.”
Arzu duydukları karşısında çok üzülmüştü. Şimdi daha iyi anlıyordu babasının kendisini neden buraya getirdiğini. Artık mesajı tamamen almıştı Arzu. Gerçekten de yaşadığı hayat çok güzeldi ve bu hayatın kıymetini bilmeliydi.
Konuşmalarını ırgat başının hiddetli sesi böldü.
“Heeeeyyyy hey! Daha ne kadar lak lak edeceksin gız? Buraya sohbet etmeye mi geldin sen?”
“Bağırmayın ben tuttum onu lafa. Gerekirse babamla konuşurum ben.”
“Ne oluyor burada? Hüma yine ne bok yedin?”
“Bir şey yapmadım baba!”
“Yevmiyesi yarım olacak bugün Hüma’nın, bilesin.”
“O niyeymiş? Ne etmiş de Hüma yevmiyesi yarım olacakmış?”
“Kaç dakikadır lak lak ediyor. Böyle mi sahip çıkılır başkasının malına?”
Arzu iyiden iyiye sinirlenmeye başlamıştı. Daha fazla dayanamadı ve hiddetle lafa girdi.
“Irgat başı seni uyardım az önce. Dedim ki ‘Ben lafa tuttum Hüma’yı.’ Ben Salih Ağa’nın kızıyım. Sen daha neden uzatıyorsun?”
Sanki Arzu’yu kimse görmüyor, kimse duymuyordu. Hüma’nın babası Hüma’yı kolundan bir hışımla tutup çekti.
“Sen gel hele buraya gel, Hüma Hanım!”
“Baba vurma gurbanın olam, ben bir şey yapmadım.”
Hüma’nın yalvarışları boşunaydı. Sinirden deliye dönen adam kızının saçlarına yapıştı. Sürükleye sürükleye tarlanın dışına doğru götürdü. Arzu, Hüma’nın koluna yapışmış, sürüklenmesine engel olmaya çalışıyordu. Zavallı Hüma’nın acı dolu feryadına Arzu’nun korku ve şaşkınlık dolu çığlıkları karışıyordu.
“Bırak onu! Bırak!”
Irgat başı da Arzu’yu tutmaya çalışırken ortalık birden bire savaş alanına döndü. Bu kargaşayı Salih Ağa’nın gür sesi böldü.
“Kendinize gelin, ne oluyor burada!”
“Af buyur beyim. Kızım gevezelik yapmış, ırgat başı da haklı olarak yevmiyeyi kesmiş. Ben ne diyeyim ırgat başına beyim? Adam haklıdır. Hakkı ile çalışmayana ekmek verilir mi? Ama ben bilirim ona haddini nasıl bildireceğimi beyim. Boşuna dememişler kızını dövmeyen dizini döver diye. Öyle değil mi beyim?
Salih Ağa, ellerini arkasında bağladı. Yavaşça Hüma’nın babasına doğru yürüdü. Bakışları âdeta insanın içini delip geçiyordu. Bir süre daha karşısındaki adamı tepeden aşağı süzdükten sonra kararlı bir ses tonuyla, “Hüma’yı ban kaç liraya satarsın?’’ diye sordu.
“Aman beyim! O nasıl söz? Bende satılacak kız yoktur.”
“Dün kahvehanede, senden bile büyük bir adama, başlık parası karşılığında vermişsin ama Hüma’yı.”
Hüma duyduğu bu cümlenin altında korkudan âdeta ezildi. Nefret ediyordu babasından. Keşke şu anda annesi yanında olsaydı. Ona sımsıkı sarılabilseydi.
Salih Ağa bir adım daha yaklaştı karşısındaki adama. Bu sefer daha tiz bir sesle,
“Başlık parası olunca satılmış olmuyor mu?”
“O ayrı beyim. O, süt parasıdır. Hem verdiğim kişi nikâhlı kocası olacak.”
“Kaç yaşındadır Hüma?”
“On dört beyim.”
Salih Ağa tiksinerek baktığı adamın suratına okkalı bir tokat attı. Yere düşen adam elinin tersiyle dudağındaki kanı sildi.
“Beyim, ne oldu? Bilmeden bir şey mi yaptım ben? Nedir bu hiddet?”
“Sen utanmıyor musun on dört yaşındaki çocuğu kırk yaşındaki adama vermeye? Bir de başlık parasıdır deyip satıyorsun kızı, ha? Neymiş, süt hakkıymış! Hangi kadının sütünün hakkı lan bu? Döve döve öldürdüğün kadının süt hakkını almak sana mı düşmüş? Şu anda buraya jandarmayı çağırsam seni içeri atarlar. Bir de kızın sırtındaki morlukları göstersem, neler olacağını ben bile tahmin edemem.”
“Sen o morlukları nereden bilirsin ağam?”
Salih Ağa, Hüma’yı yanına çekti. Gömleğinin yaka kısmından morlukların bir kısmı görülüyordu.
“Şunları görmeyen var mı?”
Öfkeden deliye dönen ağa ırgat başını çağırdı.
“Al şunu kâhyaya götür. Beş yüz bin versin bu kansıza.”
Beş yüz bin lirayı duyan Hüma’nın babasının gözleri fal taşı gibi açıldı. Yüzünde beliren aşağılık gülümseme ile hayaller alemine dalmıştı bile. Az önce bende satılık kız yok diyen adam şimdi, parasına kavuşabilmek için heyecanlanıyordu.
“Bana bak, bu parayı alacaksın sonra pılını pırtını toplayıp toz olacaksın buralardan. Hüma’yı bir daha asla görmeyeceksin. Eğer dediklerimin dışına çıkarsan, o parayla beraber şu karşıya gömerim seni. Şimdi al o ananı da defol git buradan. Ananın deyimiyle Gayya’nın dibine kadar yolunuz var. Sizi bir daha buralarda görmeyeyim.”
“Tamam ağam tamam. Ben bir şey demedim. Şey parayı ne zaman alırım?”
“Irgat başı, al götür şunu elimde kalmadan!”
O günden sonra Hüma babasını bir daha hiç görmedi. Gayya’ya da bir daha hiç gitmedi. Nenesi de yoktu artık hayatında. Salih Ağa, Hüma’yı Arzu’dan hiç ayırmadı. Onu her zaman koruyup kolladı. Hüma artık gerçek babasını bulmuştu. Hüma’nın en büyük hayali okumaktı. Okul forması ile gezen kızları görünce ruhunu bir acı kaplar, bazen gizli gizli ağlardı. Yıllarca hayalini kurduğu o okula da o formaya da nihayet kavuşmuştu. Eskiden korku ile çarpan kalbi artık heyecandan çarpıyordu. Yatağının üzerine bırakılan okul formasıyla başlayan eğitim macerasına, dünya çapında tanınan bir bilim kadını olarak devam ettiriyordu. O artık dünyaca tanınan bir Türkologtu.
Hüma ısrarla çalan telefon sesi ile dalıp gittiği maziden uyandı. Israrcı ve aceleci bir şekilde çalan telefona inat, Hüma oturduğu koltuktan yavaşça kalktı. Elindeki kahve fincanını masaya koydu ve telefon hâlâ çalıyordu. Telefonun ucundaki kişi Arzu’ydu.
“Selam şekerim, ne haber?”
“İyi bir tanem, sen nasılsın?”
“İyiyiz, sadece seni özledik. Moğolistan doymuştur sana, biraz da biz mi doysak?”
“Az kaldı kuzum. Buradaki çalışmam bitmek üzere. Diğer heyeti bekliyorum. Onlar da tamamlayınca Türkiye’deyim inşallah.”
“Şu anda hangi konu üzerine araştırma yapıyormuşsun? Babam soruyor canım.”
“İslam kültüründeki cennetin, Türk kültüründeki karşılığı olan “uçmağ” üzerine araştırma yapıyorum babacığım. Duyuyor mu şu anda beni babam Arzu?”
Arzu cevap vermeden Salih Ağa cevap verdi.
“Duyuyorum ay parçam, duyuyorum. Siz benim gururumsunuz. Yıllarca tarlaları hasat ettim durdum ama bugün geçmişe dönüp bakıyorum da siz benim en değerli hasadımsınız yavrum.” Aynı anda iki ses, “Biz de seni seviyoruz babacığım,” dedi.
Hüma’nın gözleri dolu doluydu. Babası da burnunu çekiyordu. Belli ki o da ağlıyordu.
Arzu araya girdi.
“Canım bir şey diyor musun? Artık kapatayım ben. Yoksa babam şimdi buraları göle çevirecek. Hüma?”
“Buradayım canım. Babam beni duyuyor mu?”
“Evet.”
“Babacığım bilmeni isterim. Sizden önce ben bir Gayya’daydım, şimdi Uçmağ’dayım. Bana bu günleri yaşattığın için, bana okuma şansı verdiğin için, bana baba olduğun için, yüreğimdeki ayrık otlarını temizleyip onların yerine mutluluk ektiğin için, o mutluluğun hasadıyla dünyamı zenginleştirdiğin için sana çok teşekkür ederim.”
Sessizliği burun çekmeleri bölüyordu. Uzun bir sessizlikten sonra,
“Seni seviyorum kızım. Daha çok hasadımız olacak kızım. Ben düşüncelerimi duygularımı tohum yaptım ektim, bugün onları biçiyorum. Allah seni de kardeşini de güzel duyguların tohumunu hasat edenlerle karşılaştırsın.”
“Amin babacığım, amin.”
Artık kimse saklamıyordu gözlerinden akan yaşı ve Salih Ağa’nın gramofonunda eski bir şarkı çalıyordu.

