Toprak deyince akla önce memleket gelir. Bir ağacın sıkıca tutunduğu, kökünü saldığı gibi sen de bağlısın doğduğun yere. Ne kadar kendini ait hissetmediğini dile getirsen de sen oranın emeğisin.
Ömer bunun henüz farkında değildi. Kaçmaktı tek düşündüğü ve öyle de yapmıştı. Üniversite okumak için gittiği şehrin gürültüsünde kaybolmayı seçmişti. O kurak, çetin topraklara dönmek şöyle dursun, tatillerde bile eşiğine adım atmamıştı. Anasının özlemi günden güne artarken o, ışıklı sokakların sahte masalarında benliğini meze ediyordu. Yalnızdı ve kendini kandırmayı iyi beceriyordu. Ta ki babası yataklara düşene kadar.
Bir gün ısrarla çalan telefonunu açtığında anasının ağlamaklı sesi kulaklarında uzun bir süre yankılandı. Ana yüreği işte önce çocuğunun hâlini hatırını sorduktan sonra, “Ömer’im hemen buraya gelmen lazım. Baban kalp krizi geçirdi. Durumu ağır. Toprağın işleri yarım kaldı yavrum. Senin bileğinin gücü gerek. Gelmezsen bütün emeklerimiz ziyan olur. Gel de hasat vaktinden önce bizi biraz toparla,” dedi ve kapadı telefonu. Anasına düşkün gözükse de en çok babasını severdi. Yüreği talan, aklı firar, tuttu memleketinin yolunu. Evden çıkarken özleyeceğini düşündüğü şaşalı hayatına bir göz attı. Kapıyı kapadı.
Otobüsten indiğinde onu karşılayan kavurucu sıcak sinirini bozmaya daha ilk dakikada başlamıştı. Evine çıkan taş merdivenlerle hiç iyi bir anısı olmadığı için selamlaşmadı. Avluda onu bekleyen anasına hasretle sarıldı. Kokusunu içine çekti. Anası gözyaşlarını yemenisiyle sildi. Ömer biraz soluklanıp babasını görmeye gitti. Gördüğü manzara onu alıp çıkmaz bir sokağa koydu. O sokaktan çıkmanın tek yolu ise toprağın inadını kırmaktı. Kendini bir an önce işe verecekti. Toprak mahsul vermeye başladığında babası gözlerini açacak, oğluyla gurur duyacaktı. Ama bu iş onun sandığı kadar kolay olmayacaktı. Tek bir damla suya muhtaç toprak kırçıllaştıkça Ömer’in yüreğinde filizlenen o zayıf umut, ayaklarının altındaki çatlak toprağın derinliklerinde kaybolup gidecek miydi! Hayır. O, babasının oğluydu. Vazgeçmeyecekti. Nasır tutmuş ellerini her sabah semaya kaldırır dualar ederdi.
Yine o sabahlardan birinde, gün ağarmaya başlarken kazma kürek toprağa girişen Ömer’i bir kaya parçası karşıladı. Kazmayı bırakıp elleriyle kayayı yerinden sökmek için kan ter içinde toprağı kazmaya başladı. O sırada perçemine düşen ıslaklığın sadece ter değil bir bereket olduğunu anladı. Kafasını gökyüzüne kaldırdı. Teşekkür etti. Yağmur damlaları gözyaşlarıyla aynı oluktan toprağa düştükçe toprak inadından vazgeçti. Yumuşadı. Elleri kan içinde kaldı. Kazdıkça kazdı. Bir an durmadı. O kaya parçasını çıkarıp attı. Toprak ferahladı. Ömer tazelendi. İki sert toprak birbirleriyle hemhal oldu. Ömer derin bir nefes aldı. Avucunun içini toprakla doldurdu. Burnuna yaklaştırdı. Toprağın kokusu benliğine dolarken ruhunun karmaşası artık son bulmuştu. Şimdi beklediği tek şey hasat vakti geldiğinde babasının gölgesinde dinlenmekti.

