Salı, Ağustos 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bir Avuç Yük

Bu sabah Nazan Bekiroğlu’nun bir sözüyle açtım gözlerimi. “Birine altı çizili kitaplarınızı vermek, yaralarınızı emanet etmektir bir bakıma.” Fakat birileri o yarayla ne kadar alakadar olur ki. Alıp o yaraları baş uçlarına mı koyarlar ya da zihinlerinin boşluklarına mı bırakırlar?. Peki ya ara ara gün yüzüne çıkarıp alay ederlerse bu çok üzücü olurdu. Romeo’nun meşhur repliği geldi bak şimdi de aklıma, “Yarayla alay eder yaralanmamış olan.”

Bir çocuğun vücudundaki bütün yaraların bir öyküsü vardır. İncir ağacından düşmüştür. Bisikletten düşmüştür. Çok hızlı koşmuş, ayağı taşa takılmış, düşmüştür. Kendi yarasına kendisi üflemediği sürece sorun yoktur. Ya da öpeyim geçsin diyeni varsa ne âlâ.

Ben beş, altı yaşlarındayken köyde taş merdivenlerden düşmüştüm. Elimi tutup beni oraya çıkarmadılar diye birilerinin peşine takılmıştım. Sonra ayağım kayıp da taş merdivenlerden yüzümü gözümü çarpa çarpa düştüğümde ve avazım çıktığı kadar ağladığımda, babaannemin kucağında yüzümdeki kanları suyla temizlemeye çalıştılar. Doktora götürmediler. Düştüğümde ‘aaannnneeee!’ diye feryat figan ağlamadım. Düşünüyorum da ben hiç anne diye ağlamadım. Uzaktaydı ya, sesimi duymaz diye herhalde. Belki de ağlasam duyar, gelirdi. Yaralarıma üflerdi belki.

O an zihnimde çok farklı canlansa da aslının öyle olmadığını yetişkinliğimde öğrendim beni büyüten halamdan.

Çocukken canın yandığında “Büyüyünce unutursun” derler ya, gerçekten de o çektiğin acıyı büyüdüğünde hatırlamıyorsun bile. Tek hatırladığım, babaannemin kucağında ağzım beş karış ağladığım görüntünün hâlâ kalbimi fazlasıyla sızlatmaya yettiği… Keşke diyorum, sarılsam o çocuk halime, sakinleştirsem; rahatlasa da biraz olsun ağlaması dursa. Yarasına üflesem mesela, öpsem yarasını, sonra beraber yara bandı yapıştırsak, üzerine de çiçekler çizsek… Yarasını sevse.

Böyle olsaydı, sadece kendi yara izlerini taşırdı bedeninde. İyileşirdi yaraları, küçük izler kalırdı; belki yarın çocuklarına anlatacağı. Bedenindeki yaralarının yerini ruhundakiler almazdı böylece. Fazla empati yapan biri de olmazdı. Başkalarının yaralarına yer açmazdı kalbinde. Zihninin çöp kutusuna atması gerektiğini kavrardı belki. Çünkü her yara yüreğimiz kadar yer kaplardı yeryüzünde. Yeryüzü onu taşıyabilirdi. Çünkü devasa büyüktü. O çocuktu. Bir çocuk, sevdiklerinin yüküyle yaşamayı, ona hamallık yapmayı öğrenmişse vay onun haline. Onu büyütenlerin bile taşıması gerekeni ona yüklemek nasıl bir aymazlık.

Canından çok sevdiği babaannesi bile ona, “Ben ölürsem arkamdan çok çileler çekti babaannem, diye ağla tamam mı?”  derdi.  Ağlamadı. Ertesi gün Anayasa Hukuku dersinin bitirme sınavı vardı. O yüzden ona çalışması gerekiyordu. Babaannesi morgda beklerken o, sınavı geçtim mi, kaldım mı derdine düşmüştü. Ne yapsındı? Babaannesi değil miydi aynı zamanda ona, “Oku da ekonomik özgürlüğün olsun, benim gibi olma, ellere muhtaç kalma,” diye tembihleyen?.

Hoş, o da pek mümkün olmadı. Diplomalı ev hanımı unvanıyla hayata devam etmek zorundaydı. Ama hâlâ en sevdiği şey okumaktı. Okuduğu kitapların altını hunharca çizen ama kimselere emanet edemeyen biriydi. Sadece kendi yaraları olsaydı, belki de kim bilir, seve seve ederdi.

Tuğba Yılmaz
Tuğba Yılmaz
Tokat Gazi Osman Paşa Üniversitesi İİBF Fakültesi Maliye Bölümü 2014 mezunuyum. Kısa süreli çalışma hayatım oldu. Evliyim. Bir tane kız çocuğum var. Şu an İstanbul’da ikamet etmekteyim. Kitap okumayı yazmayı, tarihi geziler yapmayı, yeni şeyler öğrenmeyi ve kendimi her alanda geliştirmeyi, kendimin farklı versiyonlarıyla tanışmayı çok seviyorum. Özellikle kitap okumak ve yazmak benim için nefes almak, tazelenmek demek. 2024 yılında başladığım 4 modülden oluşan yazarlık atölyesini 2026 yılında tamamlamış olmakla beraber aynı zamanda kitap, şiir ve hikaye dallarından oluşan edebi sanatlar akademisini bitirdim.

POPÜLER YAZILAR