“Altımızda meşe ağaçları vardı, ayaklarım neredeyse dallarına değecekti. O kadar yüksekti.”

Ağaçlar, demedi. Meşe ağaçları, dedi.

“Büyük bir gürültü koptu. Koşup geldik ki bu hâldeydi,” demişti koru görevlisi Salih abi üzüntüyle. Yere değen kocaman dala bakmıştık. Neredeyse bir ağaç gövdesi kadardı. “Ağır geldi herhâlde,” demişti. “Gelir tabii,” demiştim, başımı sallayarak. Bir yandan da bana ağır gelenleri düşünmüştüm. Sonra sen, küçücük adımlarınla ağaca doğru yürümüş, parmak uçlarında yükselerek ağacın yarasına dokunmuştun. Salih abi de “İşte oraya ilaç süreceğiz, ağaç iyileşecek,” demişti. İnanmış mıydın bilmiyorum ama biz kendi reçetemizi de uygulamıştık.

Piknik örtümüzü altına sermiş; çevresinde koşturmuş, şarkılar söylemiş, giderken de gövdesine iyice yaklaşıp, “Yine geleceğiz,” demiştik, “Merak etme, seni hiç yalnız bırakmayacağız.” Verdiğimiz sözü tutarak her hafta sonu kitaplarımızı ve piknik sepetimizi kapıp altına koşmuştuk. Belki yanında minik bir meşe büyür, ona arkadaşlık eder diye palamutlarından bazılarını da toprağa gömüp sulamıştık. Yarasının siyah bir macunla kaplandığını, zamanla yerdeki dalın kuruyarak toprağa karıştığını gördük.

“Meşe ağaçları olduğunu nasıl anladın?” diye soruyorum sözünü keserek.

“Ne diyorsun anne ya?”

“Nereden anladın işte, ne ağacı olduklarını?”

“Bilmem, yapraklarından herhâlde. Kıvrımlı olmuyor mu yaprakları?” Eliyle havada şekiller çiziyor.

“Evet öyle, dans eder gibi,” diyorum. Gülüyor.

Çocukken böyle derdi.

“Hatırlıyor musun? Bir meşe ağacı vardı,” diyorum.

“Hatırlamaz olur muyum?” diyerek başlıyor konuşmaya.

Yanında yürüyorum, dans eder gibi.

Bu yazı sana ne hissettirdi?