Soyut kavramları nesneleştirme çabası sanatın her dalı için ilgi alanı olmuştur. Ölüm de bu soyut kavramlardan biri. Müzikte bunu minör notalarla, ağır ve aksak ritimlerle görürüz. Edebiyat bunu “siyah, karanlık, soğuk, gölge, gece, sessizlik” gibi kelimelerle yapar. Resimde ise elinde tırpanı, sırtında kara cübbesiyle bir iskelet çıkar karşımıza en çok.
Bu klasikleşmiş görselin kökeni 14. yüzyıla dayanmaktadır. Avrupa nüfusunun neredeyse üçte birinin ölümüyle sonuçlanan ve sayısız edebi esere de konu olan büyük veba salgını sonrasında, üstelik tek bir kalemden değil, kolektif biçimde üretilerek şekillenmiştir bu imge. Avrupa 19. yüzyıldan beri ona Grim Reaper yani Acımasız Hasatçı diyor.
Ölümü ürkütücü, soğuk, insani biçimini kaybetmiş bir iskeletle tasvir etmek oldukça akla yatkın görünüyor. Sırtındaki siyah cübbe ise toprağın altındaki karanlığı ve kefeni temsil eden bir örtü şeklinde yorumlanabileceği gibi ecel vaktinin bilinmezliğini ve gizliliğini simgelediğini söylemek de mümkün. Peki ya elindeki tırpan? Bir mızrak, ok, kılıç, balta, gürz ya da zehir yerine neden çiftçilerin hasat için kullandığı bu alet tercih edilmiş?
Tırpan hasat zamanı olgunlaşmış ekinleri biçmek amacıyla kullanılır. Yani kılıç ya da balta gibi irade ve seçime bağlı bir düşmanlığın, savaşın aleti değildir. Doğal bir süreci ve kaçınılmazlığı temsil eder. Çiftçi ekini kini olduğu için değil, vakti geldiği için biçer. Hasadı tırpanlamak bir mevsimin, olgunlaşmanın, tamamlanışın bitişi; yeni bir döngünün, bir başka mevsimin ise başlangıcı anlamına gelir. O hâlde Azrail tırpanıyla zamanı geldiğinde ölümün hasadını yapar; insan hayatına son verir. Üstelik bunu yaparken ayrımcılık göstermez. Tıpkı ölümün karşısında genci yaşlısı, kadını erkeği, zengini fakiri, güzeli çirkini, iyisi ve kötüsüyle aciz olan insanoğlu gibi tırpanın karşısında da her türlü ekin eşittir. Tırpan sırası gelmiş önündeki her otu tek hamlede biçer. Nitekim bu eşitlik düşüncesi, Orta Çağ’ın sanata bıraktığı en köklü miraslardan olan ve kraldan köylüye tüm sınıfların el ele tutuşup mezara sürüklendiği Ölüm Dansı (Danse Macabre) geleneğinin de temel felsefesini oluşturur. İncil’in Vahiy 14:14-20 bölümünde de Tırpanını savur ve biç; çünkü biçme saati geldi, çünkü yeryüzünün hasadı olgunlaştı, ifadesini görürüz. Ancak tırpanı hasat amacıyla kullanan ilk figür ne Ölüm Dansı’nda ne İncil’de görünür. Çok daha eski bir zamanda, Antik Yunan ve Roma mitolojisinde, zaman tanrısı Kronos da elinde aynı aleti tutar. Çünkü zaman her şeyi biçip yok edecek olan yıkıcı bir güçtür.
Henry Wadsworth Longfellow, 1839 yılında yayımlanan Hasatçı ve Çiçekler adlı şiirinde ölümü, Tanrı’nın emriyle toprağa dökülen tohumları ve açan çiçekleri toplayıp ışık tarlalarına (cennet) dikmek üzere biçen bir hasatçı olarak tasvir eder.
Benzer bir motifi Türk edebiyatında Ecel Tırpanı anonim kavramıyla görürüz. Ecel tırpanı, kaçınılmaz olan sonu anlatmak, insanın ölüm karşısındaki eşitliğini göstermek için kullanılır. Yazar veya şair bu kavramla ölümün acımasızlığını da anlatır bize. Selim Ragıp Emeç, 1 Temmuz 1945 tarihinde Yunus Nadi Abaloğlu’nun vefatına ilişkin kaleme aldığı yazısında “Durup dinlenmek bilmeyen ecel tırpanı bir meslek hocasının daha ömrüne kıydı,” der. Suat Taşer ise kitap incelemesi yaptığı köşe yazılarından birinde Azrail’in ecel tırpanının Deli Dumrul’un boynuna takıldığını söyler. Ayrıca Fuzuli ömrü feleğin biçtiği bir harmana benzetirken, Yunus Emre insanoğlunu vaktince biçilecek yeşil bir ekine benzetir.
Avrupa’da yüzyıllar önce ortaya çıkmış ve kültürümüzce de benimsenmiş olan ömür hasadındaki tırpanlı ölüm revize edilmeden korunduğuna göre, insanoğlu bu imgeyi çizmek, kabullenmek ve yaymak suretiyle kendi ölümlülüğünün bilincinde olduğunu kabul eder. Kendisinden geriye kalanın ise ancak toprağa karışacak bir kuru dal ve dökülen tohumları olacağının idrakindedir. İşte bu tohumlar ilk bakışta karamsar bir bakışla değerlendirilen bu ömür hasadının umut taşıyan yüzüdür. Belki de bu durumda ekilip hasadı beklenecek tek soru şu olacaktır: Bir yaşam hasat noktasına geldiğinde ardında bir neslin, fikrin ya da eserin tohumlarını bırakacak kadar şanslı olabilmiş midir?

