Ne haftaydı ama! Her şeyi başlatan o elbise… Hayır hayır, her şeyi başlatan pazar günü Gülçin’in araması olmuştu. “Yıldırım hızında aşka yıldırım nikâhı yakışır, dedik memura. Şaka değil bu cumartesi evleniyoruz!” demişti. Olur mu canım öyle? Siz yıldırım hızıyla hareket ediyorsunuz diye… Ne giyecekti şimdi Nalan? İlk aklına gelen tabii ki kurtarıcı siyah, mini elbisesiydi. İyi de o elbiseyi en son beş kilo önce giymişti. Altı da olabilir. Bir denemek lazımdı elbet. Dolabın köşesinde toz tutmuş elbiseyi denedi. Döktüğü ter biraz olsun incelmesini sağlamalıydı ancak olmadı; fermuar patlamakla kalmadı, bir de yandan dikiş attı. Yeni bir elbise? Ona ayıracak bütçe mi var? Önce terzide şansını denemeye karar vermişti, pazartesi ilk iş.
Pazartesi olmadı. Migreni tuttu yine. Bütün günü perde kapalı, televizyon kapalı, gözleri kapalı, yatarak geçirdi. Akşam azıcık kendine geldiğinde haberleri açtı, yine o uyarı: “Çöl tozları geliyor!” Daha önce de gelmişti. Zaten nankördü şu temizlik işi bir de üstüne ekstra toz; vah sana Nalan, vah! Üç gün sürecek, mecbur değilseniz çıkmayın dışarı demişlerdi; Nalan da çıkmadı. Kapı, cam, ne varsa örttü sıkıca ama değil mi ki toz… Giriveriyordu işte en ufacık delikten bile. Arkasını dönmeye gelmiyordu. Nalan sildi durdu evi.
Perşembe illallah etti evden de tozdan da. Çıkıyorum artık, yeter demişti. İşte şimdi markete doğru giderken hayretle bakıyordu etrafına. Her yerde öbek öbek toz görüyordu. Hele de karşı kaldırımdaki mezarlık duvarının önü! Neyse ki o kalabalığın olduğu taraftaydı. Bugün de inadına güneş açmış, her bir zerreciği ilahi bir ışıkla donatarak ışıl ışıl uçuşan yıldızcıklara dönüştürmüştü. Ağzını burnunu kapatarak girdi markete. Oh be, tertemiz. Gerçi kimsenin kullanmadığı en sondaki market arabalarının üstündeki tozu görmemek mümkün değildi. Sonra dolanırken fark etti, arkada kalan ürünlerle üst raflardaki o gri tabaka hâlâ duruyordu ama kasa parlıyordu resmen. Fırın daha fenaydı. Tezgâhın ardında ekmek yapan ustaların havaya savurduğu un sadece toz gibi geliyordu Nalan’a. Ya önünde sıra bekleyen adamın siyah ceketinde birikmiş kepeklere ne demeli? İğrenmese eliyle şöyle bir silkeleyiverirdi, o derece bıkmıştı toz görmekten.
Sonunda terziye de gitti Nalan. Adam elindeki işi bitirsin diye beklerken köşedeki sandalyeye oturuverdi. Terzi, kumaşı makasın tek hamlesiyle boydan boya keserken uçuşan zerreciklere gözü takıldı. Burada da mı ayol? Off! Üzerine alındı terzi, “Az kaldı hanımefendi, hemen ilgileneceğim sizinle.” Yüksek sesle oflamış olduğunu öyle fark etti Nalan. “Ay yok size değil. Gına geldi tozdan. Her yerde toz görüyorum. Evdeki, sokaktaki yetmezmiş gibi un, kepek, kumaş…” Gözünü elindeki işten ayırmadan cevapladı adam “Her yerde olmaz toz.” Yalan mı söylüyor canım Nalan? “Nasıl olmaz, görmüyor musunuz, uçuş uçuş işte. Hele bir gelin oturun buraya. Bak camdan da ışık vuruyor ya, nasıl uçuşuyor siz kestikçe.” İstifini bozmadı terzi ama gülümsedi, “Makasta hiç toz yok ama. Eminim cep telefonunuzda da yoktur.”
Yoktu sahiden. Neden? Mezarlık dibinde yığınla varken, mağazaların olduğu kaldırımda neden yoktu? Park halinde araçların üzeri bir parmak tozla kaplanmışken otobüsler, minibüsler, taksiler neden temizdi? Üst raflarda hâlâ toz varken alt raflarda neden yoktu? Fırıncı onca un savururken tezgâha neden hiç konmuyordu. Adamın omuzlarına karahindiba gibi kepek dökülmüşken yüzünde gözünde neden yoktu? Kumaş zerrecikleri şu bibloların üzerine iniyor da en yakınındaki makasa neden değmiyordu? Ev toz içinde kalmıştı da cep telefonuna neden bir şey olmamıştı? “Neden?”. Bu defa baktı adam Nalan’a, önündeki işi toplayıp rafa kaldırdı. Nalan’ın masaya bıraktığı torbadan elbiseyi çıkarıp incelerken verdi cevabını. “Her şeyin üstüne toz düşer ama her şey toz tutmaz. Toz unutulanların nasibidir. Fermuar kolay iş. Bir ölçünüzü alalım da belki içindeki payla genişletiriz elbiseyi biraz.”
Elbisenin payı beş ya da altı, hadi bilemedin yedi kiloya yetmemişti. Nalan ertesi gün mecbur yeni bir elbise alacaktı. İyi de yarın annesine gidecekti? Geçen haftadan beri uğramamıştı. Kim bilir nasıl toz içindeydi ev? Yarın hem o leş gibi evin temizliği, yemeği hem de alışveriş mümkün değil yetişmezdi. Geç oldu demeden bugünden halletmeye karar verdi Nalan anne meselesini. Aldığı üç beş şeyi bıraktı eve, arka mahalleye yollandı. Bu sefer yolda sadece tozu değil toz tutmayanları da gördü.
“Sen mi geldin kızım?” diyerek sarıldı annesi Nalan’a. En sevmediği kısım buydu. Mecburen karşılık verdi, sonra kadının yüzüne bile bakmadan temizliğe girişti. Annesi anlatıyor, Nalan arada evet, hayır diyordu. “Leş gibi olmuş ev,” diye söylendi bir ara. “Toz fırtınası gelmiş, ben sildim o yağdı. Temizledim ama gözüm de görmüyor ki. Becerememiş miyim?” Kumandayı görünce gülesi geldi Nalan’ın. Açma-kapama tuşu, ses tuşu bir de kanal tuşu tertemizdi, gerisi hak getire. Merakından annesinin telefonuna bakındı, göremeyince sordu. “Mutfakta bırakmışımdır herhalde bilmem ki,” dedi kadın. “Neyi biliyorsun ki sanki?” diye mırıldandı dişlerinin arasından. Çaydanlık parlıyordu, masanın bir köşesi temizdi, öteki köşesinde telefon ince bir toz tabakasıyla kaplanmıştı. En son ne zaman aradığını düşündü annesini. Dün mü, önceki gün mü? Bir şey boğazını yaktı, geldiğinden beri ilk defa dönüp yaşlı kadına baktı. “Aç mısın kızım, yemek ısıtayım mı sana?” diye sordu kadın. Annesinin üstünde toz gördüğünden emindi. “Anne kaç gündür yıkanmıyorsun sen, üstün başın, yüzün gözün toz içinde.” “Daha bu sabah yıkandım kızım. Bunca tozun içinde nasıl oturur insan? Seni beklerdim ya normalde, mecbur yıkandım.” İyice baktı Nalan. Emin olamadı, annesinin yüzündeki tozu silmeye çalıştı. Annesi yanlış anladı, sarıldı öptü kokladı, üstüne bir de “Nasıl özlemişim,” dedi. Nalan düşünmeden kucaklamış olduğu kadının çaktırmadan üstünü başını yokladı. Toz?



