Bir yaz daha bitiyor. Çiçekler soluyor, bitkiler kuruyor, hava soğuyor. Çınar ağaçlarındaki yapraklar diğerlerinden önce sararıyor. Sahiller boşalıyor, şezlonglar katlanıyor, şemsiyeler kayboluyor. Kumsal birbirine kur yapan güvercinlerle, miskin kedilere kalıyor. Sonbahar geliyor.

Yürüyüşe çıkıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl, az önce birisi maviye boyamış gibi. Bulutlar da öyle, bembeyaz. Onları gökyüzünde ağır ağır süzülürken izlemeyi seviyorum. Kuzeyden başlayıp güneye doğru giderken şekil değiştiriyorlar. Bazen küçülüyor, seyrekleşip siliniyor, bazen de küçük parçalara bölünerek yola devam ediyorlar. Uçaklar görüyorum, her biri arkasında uzun beyaz bir çizgi bırakıyor. Biri tebeşirle çizikler atıyor sanki gökyüzüne. Nereye gittiklerini tahmin etmeye çalışıyorum. Bir süre sonra çizgi hâlleri bozulup dağılıyor, bulutlara benziyor o izler. Sonra da silinip kayboluyor.

Herkes içeriye giriyor. Mayolar, bikiniler, peştemaller, havlular, delikli plaj elbiseleri, deniz gözlükleri, parmak arası terlikler, siperlikli şapkalar, askılı elbiseler, şortlu takımlar, evdeki dolapların üst raflarına kalkıyor. Akşamlar daha serin oluyor. Uzun kollular çıkıyor. Artık pike yetmiyor, ince yorganlar, kapitone yatak örtüleri aranıp bulunuyor. Ütülü nevresimler çekmeceden çıkıyor. Çoraplar giyiliyor. Hırkalar ve yelekler kapı arkası askılıklarda yerlerini alıyor. Sonbahar geliyor.

Denizin suyu sıcak. Böyle pırıl pırıl günlerde yüzmelere doyamıyorum. Ters rüzgâr suyun üstünü yalayıp geçiyor; tıpkı bir çalı süpürgesi gibi süpürüyor denizi, ne yosun ne köpük, hiçbir şey kalmıyor yüzeyde. Açıklarda dalga var, kıyılar daha sakin. Arkamızdaki tepeler koya gelen rüzgârı kesiyor, gövdesini yavrusuna siper eden annelere benzetiyorum. Dönüp, sonbahar renkleriyle bezenen o tepelere bakıyor, içtenlikle teşekkür ediyorum.

Sahile doğru yürürken, semt pazarının kurulduğu sokağın köşesinden geçiyorum. Kütür kütür salatalıklar, sulu domatesler, parlak biberler artık eski tadı vermiyor. Barbunyaların, şeker fasulyelerin taneleri büyüyor, içleri doluyor. Bamyanın sonu geliyor. Pazarlar meyveyle doluyor. Ballı incirler, çekirdekli çekirdeksiz üzümler, mürdüm erikleri, şeftaliler diziliyor tezgâhlara. Becerikli eller kış hazırlığına geçiyor. Yıkıyor, soyuyor, ayıklıyorlar. Dondurucular ağzına kadar doluyor. Domatesler kaynıyor, salçalar kuruyor, reçeller pişiyor. Mutfak pencerelerinden kokular yayılıyor. İlk pişenler tatili bitip dönenlerin çantalarına giriyor. Fısır fısır okunan dualar, sağlıkla yemek nasip olsunlar duyuluyor. Gidenlerin arkasından el sallanıyor. Onlar unutuyor, kalanlarsa çok özlüyor. Sonbahar geliyor.

Eve dönüş yolunda çınar ağaçlarının hizasından, bu kez karşı kaldırımdan yürüyorum. Yaz boyunca ağaçların olduğu taraftan, serin gölgelerden yürüdüm. Yaşı bana yakın o güzelim ağaçları kim dikti acaba? diye düşünüyor, minnetle doluyorum. Ağaçlar beni fark etmiş gibi kıpırdanıyor. Rüzgâr şiddetini artırınca onların da sesi yükseliyor; sanki birini çağırıyor gibi hem sesleniyor hem de ellerini kollarını sallıyorlar. Bu benzetme hoşuma gidiyor. Bu arada güneş son gücünü kullanarak ıslak bedenimi ısıtıyor. Sokakların, evin içinden daha sıcak olduğu son günler.

Yazlıklar boşalıyor, otopark rahatlıyor, sokaktaki sesler azalıyor, herkes yuvasına geri dönüyor. Gündüzler kısalıyor, güneş eğiliyor, gölgeler uzuyor. Sonbahar geliyor.

Bu yazı sana ne hissettirdi?