Televizyonun sağ alt köşesindeki küçük kutuda elleriyle konuşan adam benim dünyamdı. Ben doğuştan ne duyabilir ne de konuşabilirdim; harfleri, kelimeleri bilmezdim ama o adamın göğsünün önünde hızla açılıp kapanan parmaklarından dünyanın bütün haberlerini okurdum.

Sabah annem televizyonun sesini tamamen kapattı. Zaten sesin bana bir faydası yoktu ama annemin o hareketi, evimize ve bütün köye çöken o ağır günün başladığını söylerdi. Bugün bağbozumu günüydü. Akşama kadar, son kasa kamyonete yüklenene kadar tek bir kelime bile konuşulmayacaktı. Ses çıkarsa üzümlerin küseceğine, o güzelim tatlı suyunu toprağın altına geri çekeceğine inanılırdı. Ama bu tek günlük zoraki suskunluk, babamı da annemi de bütün köyü de içten içe gerer, herkesin yüzüne tuhaf, sert bir huzursuzluk oturturdu.

Evden çıktık. Avlu kapısının demiri sabah soğuğunu henüz kaybetmemişti. Yol boyunca biriken ince toz, terliklerimizin üstünü kapladı. Karşı evden Hatice çıktı. Üstünde bordo rengi hırkası vardı, hırkanın ikinci düğmesi düşmüştü. Hatice her sabah yaptığı gibi ağzını açtı, bana acıyan o bildik cümlesini söyleyecek oldu. Ama bugün köyün bağbozumu günüydü; toprağa ve bağa hürmeten ağızlar kilitlenmeliydi. Hatice bunu hatırlayıp dudaklarını hemen içeri çekti, sarı dişleri kapandı, gıdısı sarsıldı. Sekiz yaşımdayken de Hatice bana bakıp ağzını böyle açmıştı; ama bugün konuşamadı. Annem yavaşlamadı. Hatice’nin göz kapakları aşağı indi. Annem sağ kolunu öne doğru savurdu, adımlarını hızlandırdı. Ben biraz arkasından yürüdüm.

Kamyonet bağın kenarındaki düzlükte durdu. Motor stop edince bacaklarımdan yukarı tırmanan o sürekli titreme bitti. Motorun altından yükselen sıcak hava bacaklarıma vurdu. Muhtar kamyonetin yanında duruyordu. Ağzı kapalıydı. Sağ kolunu dirsekten kırdı, eliyle bağın dördüncü sırasını gösterdi. Boyun kasları sertleşti, çene altındaki deri gerildi. Köyden gelen kadınlar dördüncü sıraya girdi. Başlarında beyaz tülbentler vardı; ellerinde ikişer tane  bağ makası tutuyorlardı. Makasların demir kısımları sabah güneşinde parlıyordu. Çocuklar iki asma arasında durmuş, ellerini ağızlarına bastırmışlardı. Babam öksürürken dudaklarını avuçlarıyla kapattı.

Ceviz ağacının altında iki tane toprak testi duruyordu. Testilerin etrafına ıslatılmış çul sarılmıştı. Babamla muhtar testilerin yanına oturdu; ıslak çuldan dışarı serinlik yayılıyordu. Dördüncü sıranın aşağısında mevsimlik işçiler vardı. Onların kütük dibindeki iki litrelik şeffaf plastik şişelerine mavi çamaşır ipi bağlanmıştı. İpin ucu budanmış bir dala takılıydı. Güneş plastiğin içindeki suyu ısıtmıştı.

Annem kamyonetin arkasından iki tane mavi plastik bidon çıkardı. Saplarını ellerime bıraktı. Sağ elini uzattı, avucu yere dönük hâlde aşağı doğru iki kez bastırdı; sonra dördüncü sıranın aşağısını işaret etti. Ağır bidonları alıp aşağı yürüdüm. Güneş yükseliyordu. Asma yapraklarının yeşil kokusu ezilen üzümün şekerli kokusuna karışıyordu. Aşağı vardığımda işçiler suyu içti. Bidonlar boşalınca yukarı çıkarken saplar ellerimi acıtmadı, hafiflemişlerdi.

Üçüncü inişimde gölge kütüklerin dibine toplanmıştı. Dördüncü sıranın ortasında kendi yaşlarımda bir kız duruyordu. Yüzü esmerleşmişti, alnındaki ter tozla birleşip koyu bir çizgi oluşturmuştu. Ellerinde köy kadınlarının giydiği eldivenlerden yoktu. Çıplak elleriyle yaprakları kenara çekiyordu. Parmakları yeşil Sultaniye üzümünün yapışkan suyuyla kaplanmıştı, tırnak dipleri kararmıştı. Sol elinin işaret parmağındaki kesik ince, kırmızı bir çizgi hâlindeydi; kan parmağın üzerindeki siyah toza karışıyordu. İşçi kız durdu, mavi bidonun yanındaki plastik bardağı aldı. Bidonun sarı kapağını çevirip açtım, bardağa su doldurdum. Bardağı tek elle tuttu, ağzına götürdü. Çenesi yukarı kalktı, yutkundu, bardağı bana uzattı.

Bardağı verdikten sonra elini çekmedi. Sağ elinin işaret parmağını kendi sağ kulağına değdirdi, sonra çenesini yukarı kaldırdı. Neden konuşmadığımı, kim olduğumu merak ediyordu. Bakışımı onun gözlerinden ayırmadım. Sağ elimi kaldırdım; işaret parmağımı sağ kulağıma dokundurdum, ardından yanağımdan aşağı indirip ağzımın üstüne koydum. Televizyondaki adamdan öğrendiğim ilk işaret buydu. İşçi kız gözlerini kırptı. Sağ elini kaldırdı, işaret parmağını kulağına götürdü; ama parmağı çenesinin kenarında acemice durdu. Ağzı iki yana genişledi, üst dişleri göründü, göğsü hızlı hızlı indi kalktı. Sonra iki elini kaldırdı, bütün parmaklarını açtı. Ellerini indirip tekrar kaldırdı, bu kez sekiz parmağını açık tuttu. On sekiz. Ben de aynısını yaptım; iki elimi açtım, sonra sekiz parmağımı gösterdim. Aynı yaştaydık.

Sağ elimi cebime soktum. Cebimde annemin sabah katlayıp koyduğu bez mendil vardı. Annem sabah o mendili ütülerken genzime ısınmış kumaş kokusu dolmuştu; kenarındaki sarı oymayı iki katlayıp cebime yerleştirmişti. Mendili çıkardım. İşçi kızın sol elini tuttum; eli sıcaktı, parmak boğumları tozla kaplıydı. Mendili onun sol işaret parmağındaki yarığın üzerine sardım, iki kez dolayıp sıkıca düğümledim. Sarı iğne oyası tam tırnağının üstüne geldi. Yarıktan çıkan kan beze işledi, sarı ipin ortasındaki leke büyüdü, koyulaştı.

İşçi kız sağ elindeki bağ makasını bana uzattı. Makasın sapı siyah plastikle kaplıydı. Makası aldım. İşçi kız elini benim elimin üzerine koydu, başparmağımı kendi başparmağıyla bastırdı. Asma yaprağını kenara çekti. İri bir Sultaniye salkımını gösterdi. Makasın kavisli ucunu salkımın sapının dibine, ana dala birleştiği o en hassas noktaya yerleştirdi. Parmaklarıma bastırdı. Makasın bıçakları kapandı, sap kesildi; salkım avucumun içine düştü. Üzüm taneleri serindi, üzerlerinde ince beyaz bir toz tabakası vardı. İşçi kız elini çekti. İkinci salkımı tek başıma kestim, tahta kasaya bıraktım.

Sıranın başında bir hareket oldu. Annem dördüncü sıranın başında duruyordu. Sağ elini kaldırdı, avucu yere bakacak şekilde iki kez aşağı salladı. “Gel” diyordu. Küçükken avucunu aşağı salladığında nerede olursam olayım yanına koşardım. Ama bu kez başımı çevirdim. Bakmayınca işaret de yoktu; görmeyince annemin çağrısı havada kalıyordu. Bakmamak benim tek savunmamdı. İşçi kızın mendille sarılmış parmağına baktım, asma yaprağına baktım. Annem sıradan aşağı üç adım attı, durdu. İki eli iki yanına düştü. Ağzı kapalıydı, çünkü bugün köyde konuşmak yasaktı. Makası başka bir salkımın sapına koyup bastırdım. Sap kesildi. Annem arkasını döndü, ceviz ağacının gölgesine doğru yürüdü.

Gölgeler doğuya doğru uzadı. O öğleden sonra bidon taşımadım, dördüncü sırada kaldım. İşçi kız kasaları dizdi, ben salkımları kestim. Doldurduğumuz kasalar sıranın kenarına dizildi. Güneş ensemizi yakıyordu. Basma fistanımın sırt kısmı terden ıslanmıştı. Bir ara işçi kız sıranın kenarındaki boş kasalardan birinin üstüne oturdu. Sol ayağındaki eski lastik ayakkabıyı çıkardı; ayakkabının tabanı topuktan buruna kadar yarılmıştı. İçinden küçük bir taş çıkıp toprağa düştü. Ayakkabıyı tekrar giyip ayağını yere basınca tabandaki yarık kapandı. Onun eline baktım. Parmağındaki mendil kurumuştu, kan bezi sertleştirmişti. Sarı iğne oyasının olduğu yer koyu bir kabuk hâline gelmişti.

Güneş dağların arkasına yaklaştı. Kamyonet dördüncü sıranın başına yanaştı. Kamyonetin motoru çalışırken topraktan bacaklarıma doğru gelen titreme arttı. Kasadan Bekir’in oğlu indi, omzundaki yeşil kasnaklı büyük davulun derisine tahta çubukla vurdu. İlk vuruşta göğsümün ortasındaki kemik titredi. İkinci vuruşta diz kapaklarım sarsıldı. Üçüncü vuruşta muhtarın ağzı açıldı. Muhtarın arkasındaki kadınların, babamın, bütün köyün ağzı aynı anda açıldı. Dudaklar iki yana esnedi, alt çeneler aşağı düşüp kalktı, diller hareket etti. Ağızların içindeki kırmızı boşluklar büyüyüp küçüldü. İnsanlar birbirine doğru yürüdü.

İşçi kız kamyonetin kasasına tırmandı. Kasadaki tahta kasaların arasına oturdu. Sol elini kamyonetin kenarına koydu; parmağındaki sertleşmiş, kanlı mendil sarı oyasıyla oradaydı. Kamyonetin motoru gürledi, kasa sallandı, tabanlarımdaki titreme en yüksek noktaya ulaştı. Kamyonet hareket edip uzaklaştıkça titreme yavaşça azaldı, sonunda tamamen kesildi. Arkasında yüksek bir toz bulutu bıraktı, köşeyi dönüp kayboldu. Mendil de onunla gitti.

Eve döndük. Avlu kapısının demiri sabahki soğukluğunu kaybetmişti. Mutfaktaki ahşap divana oturduk. Televizyon açıktı, ekranın altı dilsizdi. Sağ alt köşedeki siyah karede adam ellerini sallamaya devam ediyordu.

Annem mutfağa girdi. Masanın kenarındaki kumandaya doğru uzandı. Gün boyu kapalı tuttuğu sesi açmak için kumandayı eline alacaktı. Ama sağ eli kumandanın iki santim üstünde durdu. Başını çevirdi, kapı eşiğinde duran bana baktı. Ellerime baktı; tırnak aralarımda kuru üzüm suyunun oluşturduğu siyah çizgiler vardı. Cebime baktı; sabah yerleştirdiği o kabarık mendil yoktu, cebimin olduğu yer düzleşmişti.

Annem elini yavaşça geri çekti. Kumandayı masada bıraktı, sesi açmadı. Siyah karedeki adam ellerini hareket ettirmeyi sürdürdü. Duvarın dibine oturdum. Gözlerimi annemin dizlerine diktim. Annemin sağ dizindeki yeşil kumaşın kıvrımına, kumaşın üzerindeki toz birikintisine baktım.

Bu yazı sana ne hissettirdi?