Onu haftada bir yıkıyorum, cumartesileri, hep ikindiye doğru, çünkü o saatte apartman boşalır, alttaki komşu pazara iner, üstteki çocuklar parka gider, evde duşun sesinden başka ses kalmaz. Ali banyoyu sevmez. Kapının önünde durur, ayaklarını sürter, “Gudik,” der, “Gudik,”der, ben kolundan tutana kadar der. İçeri girince plastik taburesine oturur, dizlerini karnına çeker, kırk yedi yaşında bir adamın gövdesiyle ama daha küçük bir şeyin inadıyla. Ben de duşu önce enseden tutarım, çünkü tepesinden dökersen ürker, kollarını başına götürür, bir daha indiremezsin. Kimi cumartesi kolunu kaldırmaz, omzunu kilitler, “Gudik!” diye bağırır, ben de sertçe çekerim o zaman, kendimi tutamam, “Kaldır şu kolunu,” derim, koca adam, sonra geçer, geçince utanırım ama o utancı da kimse görmez. Sırtı ağrıyor onun. Söyleyemez ama avucumu belinin altına koyduğumda omzunu kaldırır, biraz aşağı demektir o, biraz aşağı, ve yıllardır o biraz aşağıyı elim kendiliğinden biliyor.
Bu cumartesi suyu fazla sıcak kaçırdım. Soğuk musluk kireç tutmuş, az veriyordu, ben fark etmemişim, duşu omzundan tuttuğumda Ali bir irkildi, bir ses çıkardı, gudik değildi o, gudiğe benzeyen ama içi başka, kısa, boğazından gelen bir şey ve sırtını duvara kaçırdı. Elimi hemen suyun altına soktum, bir annenin yapacağı en sıradan şeyi ama su benim elime bile fazla geldi, parmaklarım yandı. Bir şey demedim. Musluğu çevirdim, suyu ılıttım, elimi bir an, gereğinden bir an fazla o akan suyun altında tuttum, ne için bilmiyorum, ceza değildi, sadece tutmak istedim, sonra çektim. Ali çoktan unutmuştu. Yine taburesinde sallanıyor, “Gudik,” diyordu, omzu kızarmıştı ama oraya bakmıyordu bile, kızarıklık benim bakacağım bir şeydi, onun değil. Akşama kadar o kızarıklığı düşündüm, o irkilişi düşündüm, bir daha o sesi çıkarır mı diye, çıkarmadı. Onu yaktığımı bilen tek kişi bendim, çünkü o anlatamaz, ben de kimseye anlatmadım, ikimizin arasında kaldı, ikimizin ama aslında benim, çünkü o yarım saatte unuttu, ben hâlâ taşıyorum. Hep böyledir bizimki. Ali yaşar ve bırakır, ben taşırım. O bir yaprağı koparır, ben yılı tutarım.
Duvarda koparmalı takvim asılı, kırtasiyeden alırız, üstünde hava durumu tahmini, bir kız bir erkek isim önerileri, bir özlü söz yazan o ucuz takvimlerden. Her sabah bir yaprak koparır Ali, koparmadan kahvaltıya oturmaz, koparılmış yaprağı atmaz, bir kutuda biriktirir, üç yüz altmış beş kağıt, sonra bir üç yüz altmış beş daha. Aralık geldi mi huzursuzlanır, takvim incelir çünkü, son yapraklara doğru bir telaş çöker üstüne, yeni takvim çıktı mı, kırtasiyeci getirdi mi diye günde kim bilir kaç kez kapıya bakar. Yeni, kalın, hiçbir yaprağı koparılmamış desteyi eline aldığında yüzünden bir şey geçer, sevinç desem değil, bir yerinden gevşemesi, bir yıl daha var demenin bedendeki hâli. Bilmez ki yeni takvim de eskisi gibi bitecek. Her aralık aynı telaş, her ocak aynı dolu deste, kırk yedi kez. Ben gittiğimde o takvimi kim alacak, onu düşünmüyorum. Düşününce elim takvimden başka bir işe geçiyor, bulaşığa, çamaşıra, ne varsa.
Doğudaydık o zaman. Babası polisti, oraya tayin olmuştuk, kar altında bir kasaba, evler birbirine yapışık, soba kokusu, sokakta köpekler. Aşı yüzünden oldu. Bayat aşıymış, sıcakta kalmış, buzdolabı bozukmuş sağlık ocağında, o yıl üç çocuk birden, biri öldü, biri düzeldi, biri Ali. Ateşi çıktı, gece havale geçirdi, kucağımda morardı, babası nöbetteydi, haber salamadım, bir komşu kamyonetini çıkardı, en yakın hastane iki saat, yollar karlı, şoför yavaş gidiyordu, ben arkada Ali’yi tutuyordum, dilini ısırmasın diye parmağımı ağzına soktum, ısırdı, hala izi var, sol elimde, küçük bir çizik, kırk dört yıllık. Sabaha kadar beklettiler. Doktor geldi, baktı, bir şey söyledi, ne dediğini değil, acelesini hatırlıyorum, koridorda başka çocuklar da vardı. Sonra söylendi, buzdolabı bozukmuş, kimse bilmiyormuş, kimse de bir şey ödemedi. Babası sabah nöbetten çıkıp geldi, kapıda durdu, içeri hemen girmedi, Ali’ye uzaktan baktı. O bakışı hatırlıyorum. Otuz yıldır İzmir’deyiz, o bakış hâlâ duruyor.
Babası şimdi öbür odada. Emekli oldu, oturuyor, televizyonu açıyor, banyo varken sesini biraz yükseltir, su sesini duymasın diye mi bilmiyorum. Ali’yi hiç yıkamadı, hiç yedirmedi, kucağına aldığını görmedim dersem yalan olmaz. Kırk yedi yıl aynı evde, o bir odada, biz banyoda. Ben gittiğimde de orada oturmaya devam edecek, televizyonun sesini açacak, Ali ikindiye kadar bekleyecek, kapıya gidecek, ”Gudik,” diyecek… Bunu da düşünmüyorum.
Ali konuşur. İnsan ilk duyduğunda şaşırır, “Konuşuyor demek, bir şeyi yok,” der ama başka bir konuşmadır onunki. Aynı şeyleri söyler. Sabah “Gudik gazoz,” akşam “Gudik takvim,”, arada “Gudik, gudik.” Gazozu sırtı için içer. Bir gün birinden duymuş, gazoz sırta iyidir diye, o günden beri sırtı tutunca buzdolabına gider, şişeyi getirir, açtırır bana; kapağı açamaz, eli güçsüzdür, açarım, içer, gaz çıkarır, rahatladım gibisinden bir ses. Kırk yedi yaşında bir adamın sırt ağrısına çocuk aklıyla bulduğu çare. Düzeltmedim. Düzeltsem ne olacak, içsin gazozunu.
Davulu sever Ali. Mahallede ne zaman davul çalsa, düğün olsun, asker olsun, sünnet olsun; sesi duyduğu yere koşar, pencereye çıkar, perdeyi tutar, aşağı bakar. Bir süre bakar, oynayanları, gelini, omuza alınmış oğlanı seyreder, sonra birden çekilir, odasına kaçar, kapıyı kapatır. Pencere onun gittiği en uzak yer. Bir de kalemleri var, defterleri. Kırtasiyeyi sever, kokusunu, kâğıdını. Kullanmaz, elletmez sadece biriktirir. Odasında bir raf kalemle defterle dolu, kimi naylonu açılmamış, kendince bir sıraya dizer; ben dokunursam kızar, bağırır. Defter işte, kâğıt işte. Sever, alır, dizer.
Kapı çaldığında saklanır. Kapıcı, kargocu, kim olursa, zili duyunca odasına kaçar, kapıyı çeker, ben açana kadar çıkmaz; çıksa da koridorun ucundan bakar, yabancı gidene kadar “Gudik,” bile demez. Geçen kış kombi bozuldu, servis geldi, içeride çalıştı, petekleri tek tek gezdi, Ali’nin odasına geldiğinde durdu, “Burayı da açın,” dedi, açmadım, “Orada petek yok,” dedim, “çalıştırmıyoruz,” dedim, oysa var, ben o kapıyı yabancıya açmam. Adam ısrar etmedi, çıktı gitti. İçeri yabancı girince Ali yok olur, ben de o kapının önünde dururum, çok eski bir alışkanlık.
Bana hiç anne demedi. “Gudik,” dedi. Bir gün sordum, küçük değildi artık, otururken sordum, “Gudik ne demek Ali, ne demek bu?” dedim. Bana baktı, “Çiçek,” dedi, “çok güzel kokuyor,” dedi. Başka bir şey demedi. Ben de bir daha sormadım. Öyle bir çiçek var mı, varsa nerede biter, kokusu nasıl, bilmiyorum, kimse bilmiyor, Ali bir yerden aldı bunu, kendi içinden mi çıkardı belli değil, o günden beri ben gudiğim. Kırk yedi yıl. Bir kere anne dese derdim eskiden, bir kere. Demedi. Şimdi istemiyorum da çünkü anne dese o Ali olmaz, benim tanımadığım biri olur. “Gudik,” diyen Ali benim Ali’m. “Anne,” diyecek olan hiç doğmadı.
Ben de yaşlandım. Önceleri taburesinden tek elimle kaldırırdım, şimdi belim tutuyor, iki elimle çekiyorum, o da ağırlığını bana bırakır, koca adam, çekerim. Tansiyonum var, doktor tuzu azalt demişti, azaltmadım, vakit yok öyle şeylere. Bazı sabahlar kalkarken başım döner, yatağın kenarında bir an otururum, geçer, kalkarım, çünkü her gün bir iş var, takvim onun elinin yetmediği yerde, gazozun kapağı, yemek. Cumartesileri banyo. Bir gün kalkamayacağım, o günü düşünmüyorum, düşünmenin faydası yok.
Alt komşum gösterdi, herkesin fotoğraflarına bakıyorum telefondan. Açmasını öğrendim, kaydırıyorum. Eski komşular, mahalleli, bir vakitler tanıdığım kim varsa orada bir yerde. Birinin kızı gelin olmuş, birinin oğlu denizin ötesinde, birinin torunu doğmuş; hepsi gülüyor, hepsi bir yere gidiyor, hepsi bir şeyin içinde. Beğen diye bir yeri var, ona basıyorum, gülen yüze basıyorum, başka bir şey yazmıyorum, ne yazacağımı bilmiyorum. Onlar akıyor, ben basıyorum. Parmağım değiyor, ben girmiyorum. Ali arkamda, “Gudik,” der, gazozu ister, telefonu bırakırım.
Banyoyu bitirdim. Sırtını kuruladım, omzundaki kızarıklığa zeytinyağı sürdüm, annem yanığa öyle yapardı. Ali sızlanmadı, unutmuştu, “Gudik,” dedi, üşüdüm demekti, havluyu sıkı sardım. Odasına geçti, kalemlerinin sırasına baktı, hiçbiri oynamamıştı, yine de baktı. Öbür odada televizyon vardı. Yemeği ocağa koydum, pişene kadar oturdum. Sol elimdeki ize baktım, sonra sağ elimin yandığı yere. İkisi de onun, ikisini de o unuttu, ikisini de ben taşıyorum. Takvime baktım, yaprak incelmişti, aralığa az kalmıştı. Yarın yenisini alırım gelmişse, alamazsam kapıya bakar durur, aldım yıllardır, alabildiğim kadar alırım. Yerleri sildim. Gelecek cumartesi yine aynı saatte.



