En çok sevdiğini incitir insan. Belki fark etmeden yapar bunu belki de isteyerek. Çünkü bilir ki kalbi paramparça olan sevgili, parçaları yamuk yumuk da olsa birleştirir elbet. Ama asıl sorulması gereken, neden en çok değer vermemiz, incitmememiz gereken insanı diğerlerinden fazla üzdüğümüzdür. Daha çok eleştiririz onu, en ufak bir olayda sesimizi yükseltmekten geri durmayız. Marifetlerini yarım ağızla söylediğimiz gibi en çok da beceriksizliklerini sayarız yüzüne büyük bir gururla. Çünkü o çoğu zaman alttan alır bizi. “Kötü bir niyeti yoktur sevdiğimin; o, beni bile isteye kırmaz. İyi biridir o, kafası bugünlük bir şeye bozulmuştur.”
Nereye kadar gider bu Polyannacılık? Gerçek, bir tokat gibi yüzünüze vurduğunda ömrün büyük bir kısmı bu uğurda harcanmış olabilir. İşte o zaman ağır bir taş hissedersiniz kucağınızda. Yontulmamış kenarları sürekli bir yerinizi kanatan, hiçbir parlaklığı kalmamış, taş rengi bir taş… Elinize alıp atamadığınız ama sarıp sarmalamak da istemediğiniz bir taş… İşte tam burada Polyannacılıktan çıkıp Diogenesçiliğe erilen andır.
Hayat artık hiç de kolay değildir. Gardını alan kişi artık üzülmemek için gerekirse üzecek, en güzel anı yüzleşmediği geçmiş aklına geldiği için mahvedebilecek, tüm gemileri yakabilecektir. Peki, bu taştan kurtulmak mı gerekir yoksa onu hafifletip, törpüleyip, parlatmak mı? Buna karar verecek olan kişinin kendisi olduğu gibi biraz da geçmiştir. Gerçeğe erildiğinde mazi insana daha parlak görünür. Eğrisiyle doğrusuyla maruz kalınan her şey karşısındadır şimdi.
Yüzdeye vurmak gerekirse (artık acı çekmeden bir bilim insanı gibi bakabiliyordur kırgınlıklarına) kalp kırıklıklarının yüzde yetmişini onarabilirse insan, o yol yürümeye değerdir. Yüzde yetmişin biraz altındaysa düşünmek, tartmak gerekir. Yüzde ellinin altındaysa uğraşmaya değmez. Kırık parçalar eksiktir ve kaybolmuştur. Kalp, ritim bozukluğuyla ne kadar daha atabilir?
Her insan bir taşla doğar. Yaş aldıkça yaşadıklarıyla, hissettikleriyle taşını şekillendirir. Farkında değildir bir taşı olduğunun, en ummadığı zamanda haberdar olur doğumla gelen bu yükten. Taşı fark etmek bir lütuftur insan için. Bu, gözünün açıldığının emaresidir. Bazı insanlar gözü açık doğar, işte onlardır bizim taşımızı fark etmemizi sağlayanlar.

