Üstüme kırmızı hırkamı giydim. Ayakkabımın tekini ayağıma geçirdiğimde aklıma evin anahtarı geldi. “Hay aksi!” Çantamın derinliklerine elimi daldırdım. Tıkırtıyı duyuyordum ama elime bir türlü gelmiyordu. Nihayet anahtarı buldum ve kapıyı kilitledim. Merdivenin iki basamak üstünden destek alıp ayakkabıyı ayağıma geçirdim. Açılmamak üzere bağcıklarını bağladım.

Dışarı çıktığımda sabahın ışıklarından sokaklar nasibini almamıştı henüz. Serinlik içimi ürpertti. Ceketime iyice sarındım. Hızlı adımlarla caddeye çıktım. Kediler, köpekler ortalıkta dolanıp duruyordu. Gecenin dinginliğini üzerinden atamamış insanlar az ilerideki durakta servis bekliyordu. Kimisinin elinde poğaça poşeti, kimisinin elinde sigara.

Sonunda çocukluğumun, gençliğimin akıp gittiği pasaja vardım. İçeri girdiğimde hiçbir dükkân daha uyanmamıştı. Elimi pantolonumun cebine attım. Deri işleme anahtarlığı hissettim. Babam kendi yapmıştı anahtarlığı. Hafif kenarlarından aşınsa da hâlâ dükkânın anahtarıyla birlikteydi. Parmağımın ucuyla o aşınmış deriye dokundum. Babamın tezgâhın başındaki o sabırlı duruşu ve ellerindeki deri kokusu bir anlığına yeniden canlandı. Avucumun ortasında duruyordu. Baktım. Baktım. Baktıkça içimde bir şeylerin ısınmaya başladığını hissettim. Dizlerimin üzerine eğildim. Yıllardır babamın arkasından yürürken sadece uzaktan izlediğim, sokağın neminden pas tutmuş o asma kilide doğru uzandım. Anahtar yuvada bir an zorlandı. Sanki o da benim gibi içeri girmekle geri dönmek arasında gidip geliyordu. Sonra o tanıdık metal ses. Tık. Kilidi söküp kenara bıraktım.

Yılların boyasına dokunduğu kepengin alt demirinden kavrayıp yukarı doğru asıldım. Gıcırtıyla takırtı arasındaki sürtünme sesleri pasajda sessizliği böldü. Kepengin son parçası da yerine oturunca gözlerimi kapattım. Zihnim o kepengin çıkardığı takırtının peşine takılıp yıllar öncesine, henüz dünyada her şeyin yerli yerinde olduğu o cıvıl cıvıl yaz tatillerine kaydı. Üniversiteden eve döndüğüm, neşeyle dükkâna koştuğum o günlere… Babamın çayını karıştırırken kaşığın içinde dans edişi geldi kulağıma. Tıpkı saatler gibi ahenkli bir ses çıkardı bardaktan.

“Kızım,” derdi ve masanın üzerindeki çarkları pilleri gösterip “günü geldiğinde tahta başında öğrencilerini anlayıp onların dilinden ders anlatacaksın. Ama bak şu saatlerin dilinden anlamak da ayrı bir inceliktir. Zamanı durduramazsın ama duran bir zamanın elinden tutup yeniden yürütmeyi öğretmek iyidir.” O zamanlar vakit geçsin diye her gün dükkâna gelirdim. Tabii bir de babamı incitmemek için… Sandalyemi yanaştırıp sabırla anlattıklarını dinlerdim.

Sonra hayatıma o en boynu bükük çaresizlik adım attı. Sınav sonuçları, bir türlü gelmeyen o atama haberi, evde gün geçtikçe ağırlaşan sessizlik… Sonunda beklenen o sonuç geldi. Atanamamış olmanın ezikliği kalbimde bir çatlak oluşturdu. Kalkıp bir şey yapasım hiç gelmiyordu. Tamamen insanlardan uzaklaşıp eve kapandığım o günlerde annemin hastalığı çıkageldi. Hayallerimi, öğretmenlik hayalimle birlikte rafa kaldırıp annemin hasta yatağının kıyısından eritmiştim zamanı. Annemi kaybedişimizle evde bir tabak eksilmedi. Sofraya yine üç tabak kondu ama iki kişilik yendi. Babamla ikimiz, birbirimize belli etmeden annemin sesini evin odalarında arar olduk.  Hani derler ya, “Eşler birbirini çok severse biri öldüğünde diğeri de fazla durmazmış.” Baş başa kaldığım sırtımı dayadığım koca çınarım da üç yıl sonra usulca dayandığım yerden kayıp gitti.

“Atanamadım, beceremedim. Annemle babamı elimde tutamadım,” diye zihnimde büyüttüğüm o karanlık düğümler… Beni birkaç yıl evin o korunaklı ama renksiz duvarları arasına hapsetmişti. Elime aldığım tığlar, yarım bıraktığım örgüler hep o sıkışmışlığı susturmak içindi. “Günaydın Gamze kızım. Hayır olsun sabah sabah,” sesiyle irkildim. Arkama döndüğümde pasajdaki kundura dükkânın sahibi Osman amca duruyordu. “Hayır inşallah Osman amcam,” dedim. Hâl hatırdan sonra o da dükkânını açmak için gitti. Pirinç anahtarı kapının diline taktım ve usulca açtım. Babam gibi “Bismillah,” deyip sağ ayakla adımımı attım. Yüzüme çarpan tozlu ahşap ve eski zamanın kokusu ciğerlerimi doldurdu. Tezgâhın üzerinde babamın en son yaptığı işin parçaları öylece duruyordu. Duvarlarda ise onlarca saat… Kiminin sarkacı durmuş, kiminin yelkovanı bir noktada çakılı kalmıştı. Babam gitmiş, zaman onun için durmuştu. Ama bu dükkândaki saatler hâlâ bir dokunuş bekliyordu.

Masaya yaklaştım. Yıllardır zihnimi kemiren, kalbimi kor gibi yakan o “Başaramadım, geride kaldım, yalnızım,” fısıltılarını kapının önünde bıraktığımı hissettim. Tarlayı yıllarca nadasa bırakmış, acıyı çekmiş, susmuştum. Artık zihnimdeki o ağır kaygıların sonuna geldiğimi, kabullenmenin ve kendi hayatımı ellerime almanın zamanı geldiğini anladım. Bugün benim zamanımın hasat günüydü. Sandalyeyi sakince geriye çektim ve oturdum. Çekmeceyi açıp babamın emektar göz merceğini aldım. Sol gözüme taktım. Tezgâhta duran babamın yarım bıraktığı aksamış saati elime aldım. Kendi hayatımın ilk çarkını çevirmek üzereydim.

Bu yazı sana ne hissettirdi?