Her sabahki gibi alarmdan önce gözlerini açtı. Göz kapaklarında ağırlık yoktu ama yine yanıyordu göz bebekleri. Erişebildiği güne derin bir nefes alıp bedenini rahatlatmaya çalışarak başladı. Yıllar vardı, yatakta keyifle gerine gerine mahmur sabahlara uyanmayalı… Ama bir gün bile şikâyet etmeyi düşünmemişti. Hiç sitemi yoktu, hiç. Sadece yorgundu. Bu kadar erken yorulduğu için de kızgındı kendine. Yıllara meydan okumak zorundaydı. Üstelik bu bir yük değil, istekti onun için. Ölümsüzlük de masalsı bir hayal değil, gereklilikti. Ölmemeliydi. En azından o güne kadar… Yorulmak, bu hikâyede boş bir tükenmez kalemle yazılmıştı; izi var, rengi yoktu. Başkalarının okuyamadığı bir yazıydı yani. Hızla doğrulup da yataktan sarkıttığı ayakları halının yününe değince gözleri doldu. Bu hissin utancı, perdeyi delip geçerek odayı istila eden keskin sabah güneşinden daha fazla yaktı bedenini. Bir avuç cam kırığı yutkundu ayağa kalkarken, insanlar çaresizlik diyordu buna galiba…
Banyodan önce oğlunun odasına uğradı, başka ihtimali bilmediği için. Kapıyı sessizce araladı, parmak uçlarında yatağına yanaştı. Dikkat kesilip izlemeye başladı. Kalbinin pompası ağzına hücum etti bir anda, kalp atışını damağında hissetti, kulakları uğuldadı. Sonra dizlerinin bağı çözülürcesine bir ferahlık, derin bir nefes rahatlık… Çarşafın altında bir an hareketini fark edemediği oğlunun göğsü, şimdi inip kalkıyordu. Onun nefesi çarşafı titrettikçe sanki ebabiller havalanıyordu göklere. Bir sevinç çığlığı atmak istedi ama sadece bir fısıltı bıraktı dudaklarından. “Oh, şükür…”
Sonrası hep aynı, olimpiyat yarışlarına hazırlanırcasına bir koşturma… Hızlıca bir tuvalet ve duş, öyle ki saniyelerle ölçülürcesine. Salona geçip koltuktan bozma yatağında mışıl mışıl uyuyan, bir başka şükür sebebi minik kızının üstünü örtüp mutfağa uçtu. Kızına sevdiği gibi rafadan yumurta -bazen peynirli omlet olurdu bu- kakaolu süt, mevsim meyveleri ve sütsüz, kuru kuru yemeyi sevdiği kahvaltılık gevrekle dolu bir kâseden mütevellit kahvaltı tabağı hazırladı. Oğluna -sindirim sistemini yormaması için- özel bir internet sitesinden sipariş verdikleri karışımlardan birini seçti ve hazırlamaya koyuldu. “Çiğ kuruyemiş ekleyebilirsiniz,” demişti son muayenede doktor. “Her ne kadar yaşıtlarından farklı da geçirse, ergenlik döneminde vücut daha çok enerjiye ihtiyaç duyar. Agresif ataklar yaşayabilir, bunlar hormonlardan kaynaklı, telaş etmeyin. Gidişata bir bakalım, eğer sizi çok zorlarsa, bir müddet baskılayıcı ilaçları devreye sokarız mecburen. İlaca hiç gerek duymadığımız gençlerimiz de oluyor tabii. Dediğim gibi, gözlemleyeceğiz. Psikoloğundan da randevu alalım, özellikle eşiniz muhakkak görüşsün. Babayla daha kuvvetli iletişim gerekebilir. Siz zaten hangi birinin altından kalkacaksınız…” Dün sabah boğazına takıldığı için bugün havanda daha ince dövdüğü cevizleri karışıma eklerken ve haftada birkaç kere sabahları lekeli bulduğu pijamasını ve çarşafını düşünürken, doktorun sözleri fonda bir plak gibi dönüyordu kafasında. Hamileliğinin üçüncü ayında, cinsiyet partisinde gökyüzü mavi balonlarla kaplandığında ilk aklına gelen kayınvalide ve babaanne olacağıydı. “Ben o gereksiz kıskanç, oğluşçu annelerden olmayacağım. Gelinimi de çok seveceğim, anne bile değil, arkadaş olacağım ona,” diye karnını ovuşturarak kocasına pürneşe anlatmasını hatırladı. Ardından yedinci ayda yapılan tüm testlerde de aynı olumsuz sonuç çıkıp tüm umudunu, tüm belkilerini doğuma bırakması ama sonuçların hiç değişmemesi, sanki dün gibi gelip karşısına dikildi. Ve artık dayanamadı, yavaşça bıraktı kendini yere. Dizlerini karnına çekip hıçkırıklarını boğmak ya da hıçkırıklarında boğulmak isteyerek, hırkasının koluna gömdü sırılsıklam yüzünü ve bir duyulsa dağları yerinden edecek feryadını. Buna vakti yoktu, biliyordu ama arada böyle oluyordu işte, durduramıyordu kendini. Akreple yelkovanın ne süre birbirini kovaladığını ayırt edemeyecek bir vaziyetteyken duyduğu çağrıyla sıçradı. “Anneee…” Hangi odadan, hangi evladından geldiğini hiç düşünmek zorunda kalmadığı çağrıya koşmadan önce yüzüne soğuk su çarptı, anılarından hırsını almak istercesine. Salona girdiğinde küçük kızı ayaklanmış, çarşafı toplamaya çalışıyordu. Annesinin içeri girdiğini görünce, “Özür dilerim anneciğim, yine kaçırmışım…” dedi. Ayağa kalkmış, ayaklarının üzerinde hiç yardımsız dikilebilen, ne yaptığının farkında olacak kadar akıllı ve telafi etmeye çalışacak, kendini ifade edebilecek kadar motor becerileri gelişmiş ve yanaklarından, saçlarından sağlık fışkıran evladı özür diliyordu. Hem de son derece normal o kaçamak için… Üstüne sinen neme ve kesif sidik kokusuna aldırmadan kucakladı kızını, öptü, kokladı, bağrına bastı. “Benim hatam canım, gece kaldırmalıydım seni.” Her şeyi yüklediği gibi, bu hatayı da kendine yükleyince sırtındaki skolyozun bir derece daha arttığını fark etmedi. “Hiç sorun değil, ben şimdi bir sabunlu su yaparım, temizleriz beraber. Ama önce abine bir bakalım.” Temizlikten önce oğlunu kaldırmalı, altını üstünü temizlemeli, karnını doyurmalı ve saati gelen ilaçlarını vermeliydi. Ama en önemlisi az önce küçük kızını öptüğü kadar onu da öpüp sarmalıydı. Ya hak geçerse? Ya o, içeriden kardeşini öptüğünü duyar, işitir de yanlış anlayıp incinirse? “Ben sana çizgi film açayım, abini yıkayınca beraber kahvaltı yapacağız, tamam mı? Bak bugün şeftali doğradım sana.”
“Yuppiii… Fareli olan filmi açsana anne.”
Ekranda kızının istediği çizgi filmi ararken geçtiği kanallardan birinde, tekrarı oynayan eski bir dizide, göz pınarlarına sürülen kremin etkisiyle ağlayan ve kurduğu cümlenin anlamını belki de hiç anlamayan bir kadın şöyle diyordu: “Bir anne için ömür tarlasının en değerli hasadı evladıdır…”
Birkaç saniyeliğine dünya durdu, sonra içerdeki odadan gelen cılız kıpırtı sesiyle yeniden dönmeye başladı.

