Sana nasıl seslensem bilmiyorum. Adınla seslensem aramızdaki her şey yeniden başlayacakmış gibi geliyor. Bir zamanlar yalnızca adını görmek bile yeterken şimdi nereye sığdıracağımı bilemiyordum. Oysa neler sığdırmıştım sana. Yaşayamadığımız yılları, göremediğimiz şehirleri ve bir sabah aynı evin içinde uyandığımızda birbirimize söyleyeceğimiz ilk sözleri…
Senin bunların hiçbirinden haberin yok. Belki de bu yüzden giderken bu kadar az eşya topladın. Burada bıraktığın eşyalarının arasında sol kolunun düğmesi eksik gömlek bulduğumda, bir akşam dikerim diye kenara ayırdım. O düğmeyi dikebilmem üç gün sürdü. İpliği dişimle koparırken bir anlığına kapı açılacak gibi gözüm oraya takıldı. Eğer gelirsen gömlek giymen gerekecekti.
İnsan gelmeyecek birinin söküğünü neden dikerdi?
Gömlekte kalmış belli belirsiz kokuyu ciğerlerime çektim. Sonra ütüleyip dolaba astım. Yanındaki elbiseleri biraz öteye kaydırdım ki gömleğin kırışmasın. Eğer gelirsen hazır olsun istedim.
Gündüzleri iyi sayılırdım. İşe gidip geliyor, faturaları ödüyor, sorulan sorulara cevap veriyordum. Bazen güldüğümde oluyordu biliyor musun? Sonra eve döndüğümde anahtarı kilide sokup kapıyı yavaşça açıyordum. Uyuyorsun diye kazandığım bu alışkanlık, senin yokluğunda da devam ediyordu. Kapıyı tam iki kez kilitledim.
Seni beklediğimi reddediyordum kendimce. Yine de telefonu yakınımda tutuyordum. Akşamları dışarı çıkmak istemiyor, yemek yaparken senin sevdiğin yemek olunca biraz fazla yapıyordum. Bunlar için kendime hep makul açıklamam oluyordu. İnsan kendini kandırabilen varlıktı.
Hatırlar mısın, bilmem. Bir keresinde sofrayı bana sen hazırlamıştın. Bir pazar sabahı ben uyuyakalmıştım. Sonra beni uyandırırkenki bakışın, bir anlığına beni sevdiğini düşündürecek kadar uzundu. “Sevmeyen insan böyle bakmaz,” demiştim kendime. Zihnimde bu düşünceyle kaç gece geçirdim, bilemezsin. Bilemezdin…
Gelecekten söz ederken beni yanına oturtmuş, evin nasıl bir yerde olacağını konuşmuştuk. Minik de olsa balkonu olmalıydı. Balkona masa atıp orada edeceğimiz sohbetlerin hayalini kurmuştum. Ortada ev bile yokken perdenin renklerine itiraz etmiştin.
Aylarca son görüşmemizi değiştirdim zihnimde. Birinde kolunu tutuyordum. Birinde daha önce söyleyemediğim cümleleri söylüyordum. Bazen sen daha kapıya varamadan dönüyor, bazen ben senden önce gidiyordum. Her seferinde başka şekilde ayrılıyor, ben her sabah yokluğuna uyanıyordum.
Bir gün seni yolda gördüm. Yanında bir kadın vardı. Elinizde alışveriş torbalarıyla kaldırımda bekliyordunuz. Kadının elindeki ağır torbayı alırken o da telefonunu çıkarıp sana bir şey gösterdi. Eğilip baktın. Işık yeşile döndüğünde birlikte yürüdünüz.
Keşke o anda sana büyük bir şey hissedebilseydim. Öfke, kıskançlık ya da nefret. Eve dönene dek ayağımın içinde küçük bir taş hissettim. Bir yerde durup çıkarmak aklıma dahi gelmedi.
Sana baktığım o birkaç saniyede, benim aylardır beklediğim hayatta, sen çoktan günlerini yaşamaya başlamıştın. Benim yarım kalıp kesilen hayatımın yerinde seninki devam ediyordu.
Gün gelir, insan zihninde kurduklarıyla gerçeklerin arasındaki mesafeyle yüzleşir. İşte o zaman başlar aşkın hasadı.
Eve döndüğümde dolaptaki gömleğini çıkardım. Diğer düğmelerden biraz daha küçüktü. Evde en uygunu buydu. Muhtemelen bu detayı fark ederdin. Ben düğmenin ardına dönüşünü saklamıştım.
Yatağın kenarına oturdum. Ağlayamadım ilk. Sadece ne kadar yorulduğumu fark ettim. Seni özlemekten ziyade, senin geri dönüşünü beklemekten yorulmuştum. Bir şarkının çalmasını, bir tarihin yaklaşmasını, uykumda seni görmeyi anlamlı kılmaktan ve en çok da yokluğuna her gün açıklama bulmaktan yorulmuştum.
İçimde büyüttüğüm aşk beni zehirledi.
Sana bunları seni suçlamak için yazmıyorum. Senin sustuğun yerleri kendi sözlerimle doldurdum. Beni incittiğin zamanlarda, anlatmadığın bir derdin olduğuna inandım.
Bir süre neye kırıldığımı anlatamaz oldum. Seni kendi içimde savunurken, kendimi unutuyordum. Şimdi ise; kendime de haksızlık etmek istemiyorum.
Bütün bunları bir karşılığını bekleyerek, hesaplayarak yapmadım. Senin için harcadığım onca emeğin kaydını hiçbir zaman tutmadım. Sadece bir gün, ben de başımı omzuna yaslayabilirim sandım. Yanıldığım yer burasıydı belki de.
Sana hazırladığım yemeği yerken, o söküğü dikerken de kendime sorduğum soru buydu. Bunca emek nereye gitmişti?
Bir cevap bulsam, bir cevap bulsam oturacaktı her şey yerli yerine. Bunca dağınıklığı toplayacak gücüm olabilirdi. Ah, bir cevap bulsam. Belki de çektiğim onca acı boşa gitmeyecekti.
Seninle geçirdiğim her günün kötü olduğunu söylemeyeceğim. Güzel günlerimiz de oldu. Davlumbaz ışığının altındaki sohbetlerimiz, saçımı yüzümden çekişin, alnımdan öpüşün, yolda yürürken adımlarını bana göre ayarladığın zamanlar güzeldi. Bunların hiçbirini değiştiremem. Sen, sadece hayatında bana yer açmamıştın. Bir yere giderken hep uğramış, hiçbir zaman kalmaya niyetlenmemiştin. Bana gelmeyi, benim için gelmeyi istememiş ve her seferinde başka bir şey için geçerken bana da bir bakmıştın.
Sana hiç göndermeyeceğim bir mektup yazıyorum. Cevabını beklediğim yeni bir şey bırakmak istemiyorum kendime. Adresini de bilmiyorum zaten. Bir zamanlar her akşam hangi sokaktan geçtiğini bilen ben, şimdi hangi evde yaşadığını bilmiyordum.
Az önce gömleğini tekrar dolaptan çıkardım. Yıkadım, kuruttum. Başka giysilerle birlikte verilecekler arasına koydum. Diktiğim düğmeyi sökmedim. Belki bir başkasının işine yarar.
Dolapta açılan yere sandalyenin üzerinde biriktirdiğim giysileri astım. Uzun zamandır odada oturacak ikinci bir yer oldu. Şimdi bu mektubu katlayıp bir kutunun içine bırakacağım ve giysileri yeni sahiplerine vereceğim.

