Hayatımda en çok beklemeyi bildim. Bir otobüs durağında, yağan yağmurun altında ince topuklu ayakkabıma sızan suya rağmen beklemiştim. Bir hastane koridorunda, duvardaki saatin yelkovanı acımasızca ilerlerken beklemiştim. Bir telefon ekranında bir mesaj gelmesini umutsuzca beklemiştim. Bu yüzden midir bilmem, insanlar her zaman sabırlı olduğumu düşünürdü. Onlarla aynı fikre sahip değildim. Ben yalnızca kendimden vazgeçmeyi çok iyi öğrenmiştim.
Çocukken annemin, “Şimdi olmaz, sonra,” dediğini hatırlarım hep. Yeni bir elbise sonra alınır, dondurma sonra yenir, parka sonra gidilir. O sonra hiç gelmezdi. Çocuk yüreğim o zamanlar nereden bilsindi. Ertelenen her şeyi gökyüzüne salınan bir uçurtma gibi düşünürdüm. İpi elimde tuttuğumu sanırken, aslında ipin başkasının elinde olduğunu fark edemedim.
Büyüdüğümde de bu durumu değiştiremedim. Üniversiteyi bitirdiğimde hayalini kurduğum küçük bir sahaf dükkânı açmak istemiştim. Raflarda eski kitaplar, cam kenarında sardunyalar, içeride mis gibi kahve kokusu… İnsanların sessizce gelip birilerinin altını çizdiği cümlelere dokunacağı bir yer hayal etmiştim. Önce işe girmem gerekti sonra da para biriktirmem gerekti. Doğru zamanı beklemem, ailemin içinin rahat etmesi, piyasanın düzelmesi, sonra ülkenin, sonra dünyanın, sonra talihin… Hayalimi çekmecenin en alt rafına koyunca; üzerine faturalar, asla kullanamadığım ajandam, yarısı yazılmış mektuplar ve “bir gün” diye başlayan bütün cümlelerim rafın içine yığıldı.
Otuz yedi yaşına geldiğimde evimin salonunda bekleme odası sessizliği vardı. Koltuğun üzerinde her daim bir şal bulunurdu. Sanki biri gelir de üşürse diye, hep hazır beklerdi. Mutfakta iki kişilik fincan takımım vardı ama diğeri dolaba dönmeden onu kullanmazdım. Yatak odamın aynasında her sabah aynı yüze bakardım. Uzun, koyu renk saçları beline kadar inen; zayıf, yuvarlak yüzlü, renkli gözlü, teni ay gibi bir kadına bakardım. Yorgun gözleri vardı. Sanki gözlerinin altında uykusuzluk değil de söylenmemiş sözlerin ağırlığı birikirdi.
Beni en çok bekleten adamı düşündüm. Adı Kuzey’di. Hayatıma bir yaz akşamı, sahilde rüzgâr saçlarımı dağıtırken girmişti. Sakin bir ses tonu vardı. Öyle sakindi ki o sakinliğin içinde bana da yer var sanırdım. Çok bir şey duyamazdım ağzından, duyduklarım ise zihnimde uzun uzun yer edinirdi kendine. “Seninle konuşmak iyi geliyor,” demişti bir gece. O cümlesi hayatımın en ücra yerine kadar gitti. Onun beni sevdiğini duyamadığım için mi bu kadar umutlanmıştım? Bilmiyorum. Minik sevgi kırıntılarına aç bir serçe gibi ilerliyordum. Orada kalmak için kendime hep bir bahane bulur olmuştum. İşi yoğundu, kafası karışıktı, geçmişten yaraları vardı, hazır değildi, zamana ihtiyacı vardı, hayatını düzene koyması gerekliydi… Her gerekçesine kendime bir sandalye çekip sofraya oturttum ama kendim kapının dışında kaldım.
“Şu sıralar kendime bile yetişemiyorum,” dedi Kuzey. Gülümsedim. “Ben seni beklerim,” dedim. O günden sonra hayatım beklemekle geçti. Mesaj bekledim, arama bekledim, hafta sonu planlarını bekledim. Onun içindeki korkuların geçmesini bekledim. Geçmişindeki kadınların gölgesini çekmesini, kararlarının olgunlaşmasını ve en çok da Kuzey’in, “Ben artık hazırım,” demesini bekledim. O zamanlar bana hiçbir zaman hazır olmayacağını bilemeyecek kadar sevgi doluydum. Bir insanın, “Hazır değilim,” demesinin aslında “Sana hazır değilim,” demek olduğunu çok geç öğrendim.
Yıllar geçip giderken günlük hayatına devam ettim. İşe gidip geldim, arkadaşlarımın doğum günlerine katıldım. Dışarıdan biri baktığında hayatım son derece düzenli gözükürdü. Sosyal medyam gülümsediğim fotoğraflarımla doluydu. İnsanlar benim için “güçlü kadın” derdi. Kimsenin güçlü görünmenin bazen en kibar çöküş biçimi olduğunu bildiğini sanmıyordum. Kendi hayatım sonralarla sürüp gitti. Kuzey birlikte yaşamak için karar verememişti. Ben ise “Kalbim toparlanınca sahaf hayalini düşünürüm,” diyordum. Belki bir gün Kuzey tarafından sevilirdim. O zaman kendimi daha az suçlardım. Uçurtmamın ipi onun elindeydi.
Bir kasım sabahı işe gitmek için hazırlanırken eski bir kutuyu yere düşürdüm. İçinde sararmış kağıtlar, küçük notlar ve yıllar önce çizdiğim sahaf krokisi saçıldı. Cam kenarına koyacağım küçük masa, çocuk kitapları rafı, ikinci el romanlar bölümü, kapının yanındaki küçük zil… Hepsi orada, üzeri tozla kaplanmıştı. Yere çöküp kağıtlardan birini elime aldım. Kendi el yazımla şu cümle yazılıydı; “Bir gün kendime ait bir yerim olacak.”
Gençliğimi özledim. Kahkahalarımı, en çok da cesaretimi. Telefonumun çalan sesini duydum. Koşarak gittiğim günleri geride bırakmıştım. Telefon sustuktan sonra bir mesaj geldi. “Konuşabilir miyiz? Seni özledim.” Duymayı uzun zamandır beklediğim cümle sonunda gelmişti fakat çok geç kalınmıştı. Kalbim artık ona koşmuyordu. Yerinde ince sızlayan alışkanlığımın yankısı vardı. O da geçecekti elbette ki.
Mesajına cevap vermedim. O gün işe gitmedim. Sahaf krokisini çıkarıp yeni bir defter aldım. Bir kafede kahvemi yudumlarken ilk sayfasına şunu yazdım; “Beklemeyi bıraktığım gün.”



