Elleri, toprağın kıştan sonra aldığı o ilk ağır kokuyu taşırdı. Kenan, otuz yıl boyunca aynı patikanın tozunu yutmuş, aynı zeytin ağaçlarının gölgesinde soluklanmıştı. Dededen kalma o çorak yamacı adam etmek için harcadığı gençliği düşündü; sırtında taşıdığı su kovalarını, nasır tutup zamanla hissizleşen avuçlarını… Toprak sabırlıydı, ama Kenan’ın ömrü o kadar geniş değildi.
Bu sonbahar, yamacın en yaşlı zeytinliğinde durdu. Rüzgâr, dalların arasında geçmişin yorgun uğultusuyla esiyordu. Herkes ona “Emek karşılığını bulur,” derdi; ektiğin neyse onu biçersin. Oysa Kenan ektiği umutların yarısını bile toplayamamıştı bu topraktan. Bir mevsimin, bir ilişkinin ya da yıllarca süren o dilsiz bekleyişin sonunda elinde kalan, her zaman planladığı ürün olmuyordu. Bazı yıllar kuraklık vururdu, bazı yıllar fırtına.
Dalında unutulup buruşan zeytinlere baktı, sonra ayağının dibine, yere düşüp çürümeye yüz tutanlara. Dalda bırakılan, zamanın unuttuğu bir yalnızlığı anlatırdı; yere düşense yerçekimine ve kaderine yenik düşmenin hikâyesini. İkisi de aynı ağacın meyvesiydi ama ikisinin de anlatacağı son bambaşkaydı.
Tam o sırada, yamacın hemen altındaki komşu tarladan yükselen şenlikli sesleri duydu. Kenan’ın yıllarca taşını temizlediği, suyunu ortak kanal yoluyla beslediği o kurak alan, rüzgârın taşıdığı tohumlarla komşunun arazisinde bereketli bir bostana dönüşmüştü. Hiç ekmediği bir şeyi biçmek zorunda kalan insanın o çaresiz kırgınlığını hissetti önce; sonra da ürününü alamadığı emeğin nasıl olup da bir başkasının sofrasına bereket diye yağdığını izledi. Hayat, adaleti her zaman ekene dağıtmıyordu.
Ancak en ağır yük bu değildi. Kenan’ın asıl içini acıtan, tarlanın ortasında dikili duran o eski taş evdi. Gençliğinde tek bir odasını özenle inşa ettiği, yıllarca gözü gibi büyütüp genişlettiği, sevdiklerini sığdırmaya çalıştığı o ev, zamanla üzerine çöken devasa bir hapishaneye dönüşmüştü. Yıllarca emekle büyüttüğü şey, gün gelip kurtulmak istediği en büyük yüke dönüşebilir miydi? Oluyordu işte. İnsan bazen kendi elleriyle büyüttüğü gölgede boğuluyordu.
Eğildi, topraktan bir avuç kuru yaprak ve kurumuş zeytin tanesi aldı. Avucunu sıktı. Hasat, sadece çuvallara doldurulan parlak meyveler değildi. Hasat; verilmeyen sözler, toplanmamış kırgınlıklar, başkasına nasip olan bereket ve zamanın elinden kurtarılamayan hayallerdi.
Kenan ayağa kalktı. Sepeti boştu belki ama rüzgârın yüzüne çarptığı o sert gerçeklik her şeyden daha olgundu. Ektiğiyle biçtiği aynı değildi, hiç olmamıştı; ama toprağın ona öğrettiği son bir şey vardı: Hiçbir emek kaybolmazdı, sadece bazen başkasının bahçesinde açardı.

