Hasada gelmek, tekrarların sonucunda; toplarken tekrar dağıtacağını bildiğin bir yerden bakmak belki de.

Toprakla çok zaman geçirmedim, bitkilerden de çok iyi anlamam. Binaların arasında, yollarda, arsalarda, ekranlara bakarak büyüdüm. Pek doğayla iç içe bir yer olmadı İstanbul hiçbir zaman. Asfalttan seken güneşin ısısıyla ve birkaç metrekarelik bahçelerde ya da balkonlardaki saksılarda deneyimledim meyveleri de sebzeleri de. Hasadın benzetmelerini yaşadığım yerler insan ilişkilerinde, kurumsal firmaların müşteri deneyimlerinde ya da kendi uzun senelerce ilgilendiğim hobilerimle alakalı oldu çoğu zaman.

Hasat kelimesini ilk duyduğumda herhâlde on iki yaşındaydım, Ceza’nın Rapstar albümü yeni çıkmıştı ve “Hasat Zamanı” parçasını da o sıralarda dinlemiştim. Parçanın sözlerine baktığında cüretkâr, agresif. İstanbul’da doğup büyümüşlerin anlamamasının imkânsız olduğu türdendi. O zamanlar neredeyse her gün basketbolla uyanıp basketbolla yatıyordum. Antrenmanlara “ekim”, maçlara “hasat” derdik. Emeklerimizin karşılığını alacağımız umuduyla, maçın son saniyesine kadar top peşinde koşardık. Belki haftada beş gün antrenman, bir iki gün de maçlarla geçerdi. Her antrenmanda, ne kadar sıkıcı gelirse  gelsin, benzer drill’leri tekrar edip maç günü daha kusursuz bir hasat toplamak için ter dökerdim. Sene sonu gelir, sezon biter ve yaz arasından sonra ekmeye yeniden başlardık. “Emeklerinin karşılığını almak”, “Ektiğini biçmek” ya da “Bütün bir senenin boşa gitmesi” gibi keskin sözler olurdu.

Hasadın biçimi yaş ilerledikçe değişti. Top peşinde koşturan ergen, derslere ve kitaplara gömüldü. Dostluklar yıllara, yıllar anılara dönüşmeye başladıkça hasat da başka kılıklara girdi. Toprakla vakit geçirmeyen şehirli bebeler, hasatları hedeflerle birleştirmeye başladılar. Ben de onlardan biri oldum. Başkalarının kurduğu firmalarda geçirdiğim toplam yedi seneyi, hasadı hep müşteri kelimesini taşıyanlardan edinmeye çalışmakla geçirdim. Buralar tamamen doğallıktan uzak, türlü türlü stratejilerle bezenmiş, duygulara yer olmayan ve ne yaparsan yap günün sonunda topladığın şeyin başarısının parayla ölçüldüğü yerlerdi.

Dijital çiftlikler. Değersizliğini pekiştiren, hiçbir zaman hedefinin bir sonraki çeyrekte yeterli gelmeyeceğini bildiğin yerler. Hiçbir hava durumunun ya da dış koşulların önemli sayılmadığı o soğuk binalar ve samimiyetsiz ekranlar. Hani toprak ne kadar yaşayan ve besleyen bir yerdeyse, burada hasat yağmur çamur dinlemeden birbirini ezip geçmeye çalışan zihinlerden ibaretti. Yapaylık, otantikliği yiyip bitirdi; firmalar ya da müşteriler toprağa hiç benzemiyordu. Başlatılan ilişkiler, sağlanan anlaşmalar ve ödeme zamanları, masum kelimelerle ekmeye, biçmeye, sulamaya ve hasadı toplamaya benzetilirdi.

Bu evrede önereceğim parça, Develer grubunun “Agregat” parçası olurdu. Baştan sona, bu yazıyı yazarken içinden geçtiğim hasat döngüsünü bana en yakın hissettiren parça kendisidir; çok da sevdiğim bir gruptur.

Toprak nadas ister, beklemesi ve duraklaması da gerekir. Sürekli bir şeyler talep edersen yorulur, en sonunda yağmurun fazlasını bünyesinde tutamayıp dışarı kusar ve çamur olur. Çamurun içinde çırpındıkça daha da derine batarsın, nefesin hızlanır. Tanımlayamadığın saçmalamalar gelir; kimi zaman anksiyeteyle konuşmaya başlarsın. Ellerin çamurludur, yüzüne sürersin; temizlemeye çalıştıkça daha da pisliğin ağırlığını hissedersin. Hareketsiz kaldıkça çamur kurumaya doğru gider, dipten çıkacağını unutturur. Hemen sonuç alma, hedef tutturma ya da çeyrek kapatma telaşının tam zıttı bir beden pratiğinde yoğunlaştığım zaman anladım ki dinlenmeden edilen hareket çok kalitesiz oluyormuş. Bu şehirde büyümüş, sürekli hedeflerle yaşamış bir insan için “durmak” ve toprağı dinlendirmek hakikaten öğrenmesi sancılı bir güncellemeymiş. Her zaman bir şeyler boşa geçiyor, boşuna geçiyor ve hedefler de bitmiyor.

Buna asıl dersin ya da hedef diyebilirsin; “zorundayımlar” başladığında, beden ve zihin pratiği beni bulunduğum noktadan alıp başka bir yere doğru götürdü. İleri zamanlarda yapacaklarını neden bugün yapamayacağını hatırlatarak geçer zaman. Bir lotus çiçeği gibi çamurlu ve yapışkan yapıda olan formdan arınmak git gide pratik ister.

Hasadın nasıl gittiğini görmek için, aralıklı olarak nasıl gülümsediğine bakmak bir yol olabilir. Suyu damlattıktan hemen sonra bir etki beklemekten ziyade, biraz daha vakit geçmeli; gitgide nasıl yayıldığına bir göz atılabilir. Belki denize attığın bir taşla ya da çayın içine attığın şekerle de… Kum saati de tane tane, ancak ben denizdeki dalgaları da çok seviyorum.

Bu yazı sana ne hissettirdi?