Sonraları kendi gözlerine de yerleşecek olan korkuyu, ilk kez o gece, anne babalarının gözlerinde gördü çocuklar.
Komşu bahçede toplanan mahalle büyükleri kendi aralarında fısır fısır konuşuyordu. Hepsi tedirgindi. Ne olup bittiğini anlayacak yaşta olmayan çocuklar için dünya aynı güzellikteydi oysa. Ne olmuştu ki?
Mahallenin en yaşlısı Süslü Nine, “Şişt,” dedi. “Sakin olun.”
“Sabah ola, hayrola. Elbet bulacağız.”
“Bakmadığımız yer kalmadı Süslü Nine, neredeyse tüm sokakları karış karış dolaştık. Buhar olup uçmadı ya bunlar,” diye itiraz etti Kadri.
“Üstelik mahallemizde daha önce rastlamadığımız, eli sopalı iki adamı sen de gördün Nine. Bu işte onların parmağı olmasından endişe ediyoruz.”
O iki adamı elbette görmüştü Süslü Nine, ama mahalle sakinlerine bundan bahsedip korku salmanın o an için gereksiz olduğunu düşünmüş, susmuştu. Şimdi düşününce haklılık payı olabilir miydi Kadri’nin? Alıp götürmüş olabilirler miydi Asya’yla İsmail’i?
Süslü Nine’nin aklından geçenleri okumuş gibi bir anda uğuldadı mahalleli. Sesler yükseldi. Telaş arttı. “Şişt,” dedi Süslü Nine yine.
“Sessiz olun, ortalığı ayağa kaldırıyorsunuz. Henüz bir gece oldu haber almayalı. Hem bilmez misiniz Asya ve İsmail’i, en ele avuca sığmayan gençler onlar. Akılları bir karış havada. Kaybolsalar da İsmail’in koku alması iyidir, mutlaka döner, bulur burayı. Gün bir doğsun hele. Sabah yine konuşuruz. Haydi, şimdi herkes çoluğunu çocuğunu toplasın gitsin evine.”
Kalabalık bir iki uğuldadı, durdu. Süslü Nine’nin sözünün üstüne söz söyleyecek yiğit çıkmamıştı bu güne kadar. Herkes sessizce dağıldı.
Kadri; karısı Nazlı, çocukları Mükü ve Şero’yu topladı, “Haydi çocuklar,” dedi, “gidiyoruz.” Herkese iyi geceler dileyip evlerine yöneldiler. Yol boyunca sessizliğini koruyan Kadri, yuvalarına girince bir şeyler fısıldadı Nazlı’ya. Kafa sallamakla yetindi Nazlı. Sonra koynuna soktu çocuklarını.
Kadri tetikteydi. Sırtını duvara verdi, ayaklarını uzattı. Yan tarafında uyuyan ailesine baktı. Son zamanlarda yaşananları düşününce kalbi sıkıştı. Ortalıkta tuhaf şeyler dönüyordu. İnsanlar eskiden mutlaka bir kap mama, bir kap su bulundururdu evlerinin önünde, şimdi yoktu. Alışveriş merkezinin önünde duran ahşap yuvalar, mama ve su kapları da kaldırılmıştı geçen gün. Kafalarını okşamadan yanlarından geçmeyen insanlar, son zamanlarda onlara sanki cüzzamlı gibi bakar olmuşlardı. Üstelik sadece onlar gibi sahipsiz olanlar değil, sahipli olan dostları da nasibini alıyordu bu sevgisizlikten.
Bu mahallede doğup büyümüştü Kadri. Nazlı da öyle. Sadece sığındıkları bahçeler zaman zaman değişirdi. Yaklaşık üç yıldır da işte bu bahçe onlara yuvaydı. Önceleri apartman sakinlerinin bazıları onları kovalamaya çalışsa da Nazlı’nın hamileliğiyle beraber vicdanları konuşmuş, sesleri susmuştu. Bu bahçeden başka bir yerde yaşamayan Şero ve Mükü on katlı apartmanın üçüncü katında yaşayan emekli Mukaddes Hanım’ı severdi en çok. Kuş kadar emekli maaşının yarısını onlara harcayan Mukaddes Hanım’ın Veteriner Fatih’e borcu hiç kapanmazdı. Dokuzuncu kattaki emekli albayı ayak sesinden tanıyan, ekşimiş yoğurt kokusuna benzeyen kokusunu iki sokak öteden duyan çocuklar onunla karşılaşmamak için çil yavrusu gibi kaçışırlardı. Diğer hiçbir canlıyı sevmediği gibi, onları da sevmezdi albay. Çocuklar bunu bilir, ondan uzak dururlardı.
Sırtını duvardan çekti Kadri. Bahçe kapısına kadar gidip geceyi kokladı. Burnuna pis kokular geliyordu. Döndü, derin uykudaki ailesini sevdi gözleriyle. Sabah ilk iş Süslü Nine’yi görmeliyim, ona tekrar anlatmaya çalışmalıyım, dedi içinden. Uykuya yenik düştü sonra.
Gün çoktan batmış, karanlık iyiden iyiye bastırmıştı. O sokaktan o sokağa koşturmaktan kafaları iyice karışmış, epey yorulmuş, fena acıkmışlardı. “Gel,” dedi İsmail Asya’ya. “Şu sitenin bahçe kapısı açık, geceyi burada geçirebiliriz.” Söz dinleyen Asya peşine takıldı İsmail’in. Zaten başına ne geldiyse İsmail’in peşine takılmaktan gelmemiş miydi? Ne vardı sanki kim daha hızlı yarışına girecek. Asya kendi kendine söylenirken koşmaktan nefes nefese kalmış İsmail, bahçeyi kolaçan ediyordu. İki bloklu sitenin bahçesi büyüktü. Çimenlere basmamaya özen gösterip duvar dibinden yürüdüler. Kuytu bir alan bulup kıvrıldılar sessizce. “Korkma,” dedi Asya’ya. Yanında ben varım. “Çok acıktım,” dediğini duydu. Sokuldu ona. “Hadi, kapa gözlerini,” dedi. Asya itiraz etmedi. Gövdesini İsmail’e gözlerini karşıdaki ağacın dallarından sızan ay ışığına verdi. “Süslü Nine’nin bize hep anlattığı o masalı anlatır mısın?” dedi İsmail’e. İsmail ikiletmedi. Uyku altlığı yaptıkları ve ezbere bildiği masalı anlatmaya başladı.
“Bir varmış, bir yokmuş. Toprak Ana, her sabah gökyüzünün maviliğiyle uyanır, turkuaz denizde yüzünü yıkarmış. Kuşları, börtü böceği, ağacı, kedisi, köpeği, gürül gürül akan pınarlarıyla derin bir uykuda olan doğaya dokunur, her birini sevgiyle okşar, uyandırırmış. Toprak Ana’nın eteklerinde Kömür adında siyah, akıllı, sevimli bir köpek ve Kömür’ün en yakın dostu Defne adında bir kız yaşarmış. Kömür, Defne’nin gölgesi gibiymiş. Defne nereye gitse Kömür de kuyruğunu sallayarak peşinden gidermiş.
Defne ve Kömür sabah erkenden kalkar Meşe Ağacı’nın yanına koşarmış. Defne, ağacın gölgesinde kitap okur, Kömür etraftaki kelebekleri kovalarmış. Pınarın çağıldayan sesi onlara ninni olur uyuturmuş. Tabiat Ana da tatlı bir rüzgâr estirerek saçlarını okşarmış Defne’nin. Defne zaman zaman kazma ve küreğini alır yeni fidanlar dikermiş toprağa. Bazen de zorluklar çıkarmış karşılarına ama birlikte çözerlermiş bu zorlukları. İnsanlar, hayvanlar ve doğa uyum içinde, aile gibi yaşarlarmış. Çünkü bilirlermiş ki Toprak Ana bereketini her canlıya eşit dağıtırmış. Ne ona eksik ne diğerine fazla. Hiçbiri diğerinden üstün değilmiş. İnsan doğayı koruduğunda, hayvan insana dost olduğunda, Toprak Ana ikisine birden kucak açarmış ve böylece yer yüzünde hiçbir kış uzun sürmezmiş.”
Masalın sonuna geldiğinde Asya’nın uyuduğunu gören İsmail de gözlerini kapattı. Ama derin bir uykuya geçemedi. Tetikteydi.
Kadri’nin, bahçe kapısını açmasıyla kapının üstündeki çan tıngırdadı. Ötmeye geciktiğini fark eden horoz telaşla üst üste öttü. Tavuklar uyandı. Bahçenin tozunu havalandırarak kaçışan tavuklara, civar bahçedeki köpeklerin havlaması da eklenince uykusunu alamamış Süslü Nine’nin beyni zonkladı. Kan çanağına dönmüş gözleri, torba torba olmuş gözaltlarıyla olduğundan daha yaşlı görünüyordu bu sabah. Yağlı ve sarkık bedeninin ağırlığını ön ayaklarına verip doğrulmaya çalıştı. Ikına ıkına başardı kalkmayı.
“Ne var Kadri? Sabahın köründe dikildin başıma. Seni de mi uyku tutmadı benim gibi.” Kadri’nin bakışları Süslü Nine’yi korkuttu. Kadri’nin mertliğini, öfkeli hâlini, haksızlıklara karşı boyun eğmezliğini bilirdi. Bilirdi bilmesine de bu gözler bu sefer başka bakıyordu. Öfkeyle beraber çaresizlik de vardı gözlerinde. Yardım et diyordu bakışları.
Sıkılı dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu Kadri.
“Süslü Nine, sana saygım, sevgim sonsuz bilirsin. Dün gece de anlatmaya çalıştım, susturdun beni. Bugüne kadar senin sözünün üstüne söz söylemişliğim yoktur, bunu da bilirsin. Susmuşluğum bundandır. Lakin sabahı zor ettim, Nine. Çünkü bu defa… Bu defa…”
“Ne diyeceksen dosdoğru de Kadri. Dün gece mahalleliye korku salmayalım diye susturdum seni. Şimdi yalnızız, geveleme lafı da anlat hele,” diyerek sözünü kesti Kadri’nin.
Kadri, alev fışkıran gözlerini Süslü Nine’nin gözbebeklerinde gördü.
“Daha önce seni uyarmaya çalıştım, fakat beni dinlemedin Nine. İş bu defa başka. Hem de çok başka. Sen evden dışarı çıkmadığın için görmüyorsun değişimi. Ben her gün ortamı kokluyorum. Burnuma gelen kokular çok fena Nine. Barınak yalanına inanıyor herkes. Sıcak bir yuva, sıcak yemek beklentisiyle tıpış tıpış gidiyor çoğu. Bir kısmı da zorla. Geçen gün iki zabıtanın konuşmasına tanık oldum. Duyduklarım karşısında kanım dondu. Gelip sana söylemek istedim. Lafı ağzıma tıkadın o gün. Devir senin masallarda anlattığın devir değil artık. Şunu bir anla Nine. Yalvarırım anla. Devir, hasat devri. Buğday biçer gibi biçecekler bizi. Ortalığın harman yeri olması yakındır. İnsanlar yüreklerindeki merhameti söküp atmışlar. Merhametsiz bir yürek neler yapmaz, bir düşün. Tırpanlayacaklar bizi hiç acımadan. Şimdi diyeceksin ki kötünün karşısında iyi hep vardır. Var Nine. İyi insanlar da var elbet. Ama onlar film izler gibi izliyorlar; sokaklardan birer birer alınıp, barınak dedikleri toplama kamplarında yok edilişimizi. Korkulu gözlerimizin içine baka baka öldürüyorlar bizi. Bizi yok ederek doğayı, çocuklarını, sevdiklerini koruduklarını zannedecek kadar kalpsiz ve kör oldu insanlık. İçinde merhamet kırıntısı kalanların da bu duygusu can çekişiyor. N’olur, gör artık bunu. Bir bak etrafına, çık evinden, iki sokak gez. Göreceksin ıssızlığımızı. Hiçbir yer güvende değil. Gördükleri yerde ihbar ediyorlar bizi.”
Daha devam ederken sözünü kesti Süslü Nine.
“Sen şimdi diyorsun ki Asya’yla İsmail’in kayboluşu…”
Bu sefer Kadri girdi araya. “Evet Nine. Tam da bunu diyorum. Onlar kaybolmadı. Kaybolsalar bu güne kadar yolu bulur dönerlerdi. Dönmediler. Çünkü eminim ki sokakların birinde kıstırılıp toplama kamplarından birine götürüldüler. Bir önlem almaz, bir çözüm üretemezsek, sıranın bize gelmesi an meselesi.”
Kadri, öfkesini ve çaresizliğini toplayıp gittikten sonra Süslü Nine’nin aklına ömrünün yarısını paylaştığı kocası Hasan düştü. Hasan da böyleydi. Kadri gibi cevval.
“Ah, Hasan!” dedi. Ne vardı bu kadar erken gidecek. Olsaydın şimdi, elinle koymuş gibi bulurdun kayıpları. Hem sadece bizleri değil, kaybolan insanları da bulmadın mı yıllarca? Buldun. Yiten birinin kıyafetine sinen kokuyu duyman yeterliydi senin için. Olsaydın sorunlara çözüm bulur, kimseyi gözü yaşlı bırakmazdın. Gör şimdi hâlimizi Hasan. İnsanlar delirmiş gibi. Hangi suç işlense bizden bilir hâle geldiler. İçlerindeki habis ur o kadar büyüdü ki sarmaşık gibi sardı ruhlarını. Çürüyen ruhlarıyla yüzleşme cesareti gösteremeyince de bize yöneldiler. Kadri hiçbir şeyin farkında olmadığımı sanıyor. Oysa bilmez miyim? Bilirim. Bilirim de sessizliğim, çare bulamayışımdandır. Eskisi gibi iletişim kurulmuyor insanlarla. Hepsi bencil. Üç maymunu oynamakta epey yol kat ettiler. Olan bitenler karşısında şaşkınım.
“Ah Hasan! De bana şimdi. Ne yapayım ben?”
Yorgun kalbi sıkıştı. Başını gökyüzüne çevirdi. Toprak Ana’ya seslendi.
“De bana Toprak Ana, ne yapayım ben şimdi?
***
Asya, İsmail’den dinlediği o tatlı masalın içinde günün aydınlandığının farkında değildi. O Kömür’le birlikte Defne’yi izliyordu. Defne elindeki kürekle toprağı havalandırıp gencecik fidanı Toprak Ana’nın koynuna emanet ediyordu. Kürek toprağa daldıkça ormanı mis gibi taze toprak kokusu sarıyordu. Asya havayı kokladı, kokladı, kokladı. Ciğerlerine kadar çekti toprak kokusunu. Defne, diktiği fidana can suyu veriyor, Kömür kelebekleri kovalıyordu.
Bir süre sonra Defne gitti, Kömür gitti, orman sessizleşti. Toprak kokusunu yitiren Asya başka bir koku alıyordu şimdi. Ekşimiş yoğurt kokusuna benzer bir koku, tanıdık.
Ormanın sessizliğini keskin bir çığlık böldü. Çığlığın nereden geldiğini düşünen Asya sırtında iğne batmasına benzer bir sızı duydu. Sızlamanın etkisiyle gözlerini araladı. Kürek İsmail’in kafasına inip inip kalkıyordu, İsmail acı içinde havlıyor, o havladıkça kürek bir kez daha iniyordu kafasına. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir kürek darbesi de Asya’ya geldi. Darbenin etkisiyle yere yığıldı. “Sıkı tutun, kaçmasın,” dedi bir ses. “Yok kaçamaz abi, iğne sersemletti onu da,” dedi diğer ses. Bir ayak dürttü Asya’yı. Zihni bulanıklaşan Asya, bu dürtüklemeyle yarı aralayabildi gözlerini. Son darbe gelmeden önce kulağından sızan kanla yerde yatan İsmail’i gördü.
Ölü kelebekler, ölü kuşlar, ölü fidanlar arasında kaldı Asya ve İsmail’in bedenleri.
Gördükleri karşısında dehşete düştü bulutlar, karardı. Rüzgâr öfkelendi, önüne katıp havalandırdı tozu toprağı. Şimşekler çaktı. Aydınlığında yerde yatan o iki bedeni gören Gök, gümbürdedi. Öyle gümbürdedi ki dağlar, taşlar kulakları sağır eden çatırtıyla yarıldı. Yer sarsıldı. Toprak Ana ağladı. Gözyaşları tufan olup günlerce aktı. Aktı da temizlemeye yetmedi insanoğlunun elindeki kanı.

