Mezelerin adlarına anlam veremesem de tatlarına bayılıyorum. En sevdiğim ise şakşuka. Fikret de sever. Uzun zamandır ona şöyle güzel bir çilingir sofrası hazırlayamadım. Yıl sonu hesap mutabakatları, sayımlar derken fabrikada işler yoğunlaşınca patron dahil mesaiye kaldık. Fikret mutfağa hiç girmez. Tek başına da yemez. İlla ki ben yapacağım yemeği. Gece onda da gelsem mutfağa girerim, salatasına kadar hazırlayıp sofrayı kurarım. Öyle alıştırmış annem. “Başbakan da olsan evinin kadınısın,” derdi hep. Ev düzenli ve temiz olacak, her akşam evde yemek olacak. Yemek sonrası eşin kahvesi, çayı eksik olmayacak.
“Ee, iyi de anneciğim sen çalışmıyordun. Herşey tabii ki dört dörtlük olur. Ben senin gibi nasıl düzenli olayım?” diyordum ama söylenmek yerine yapmayı tercih ettiğim için evimin düzeni de, soframın yemeği de ev hanımı olan kadınlarınkinden farksızdı. Sadece geç yediğimiz için uzun uzun sofra sohbeti olmuyordu, o kadar. Hoş, çok muhabbet erbabı bir eşe de sahip değilim. Doydu mu sofrada tutamazsın. Ben mutfağı yerleştirirken o maç özetlerine bakmaya devam eder.
Aslında evde bir yardımcı olsun istedim ama Fikret’in bu duruma pek gönlü olmadı. Haftada iki kere Hatice ablamız gelir, evi dip köşe temizler. Maaşını da kendi maaşımı aldığım gün veririm. Ben de her sabah erkenden kalkar; işe gitmeden önce Fikret’in kahvaltısını hazırlayıp, evi toplamadan çıkmam evden. Onun da bu aralar davaları çok fazla. Ama yine de evin bütün alışverişi benim sorumluluğumda. O, benden önce gelir eve. Koyar bir kadeh içki, yanına kuruyemiş. Altında pijama altı, üstünde atlet; öylece uzun uzun oturur. Elinde de ayrılmaz parçası kumanda. O kadar döker ki kuruyemişleri, bazen elektrik süpürgesiyle üzerini temizlemem gerekir.
Haftalık alışverişten döndüğümde sarmısak almadığımı fark ettim. Sarmısaksız tarator mu olur?
Fikret’i aradım. Telefon ettiğimde sesi pek bir neşeli geliyordu.
“Fikretciğim sarmısak almayı unutmuşum. Şimdi tekrar çıkmayım. Yemeğin başına geçtim. Akşama sürprizim var. Sen alır mısın?”
“Aman bir şeyi de becer be Canan! İlla ki beni markete sokacaksın,”
“Sarımsağı ben yapmıyorum, Fikret. Almayı unuttum sadece.”
“İyi, tamam, bakarız,” dedi telefonu kapattı.
Neye bakacak acaba? Tamam alırım ya da yok alamam dersin. Şimdi kaygı et dur. Alacak mı almayacak mı diye… Neyse, ben de gidip komşudan istedim.
Şu an Fikret bile benim neşemi bozamaz. Bu yıl çalıştığım fabrika çok büyük kâr elde etti. Hedefleri tutturduğumuz için patron tüm çalışanlarına iki maaş ikramiye verecek. Aslında yemekte söyleyecektim ama vazgeçtim. Kimseye söylemeyeceğim. Evlendiğimizden beri annemlerin yazlığı haricinde tatile gitmedik. En son balayımızda gitmiştik işte. Beş yıldır evliyiz, niyet bile etmedi şuraya, buraya gidelim diye.
Konusunu açtım mı, “Yazlık var zaten, ne gereksiz bir harcama!” der, her seferinde lafı ağzıma tıkar. Daha hiçbir bayram tatilini değerlendiremedik. Bayramın tüm günleri sabahtan kayınvalideme gider, akşama kadar geleni gideni ağırlarım. Tatil bitimi de iş başı. Ama bu bayram ona sormayacağım. Antalya’ya beş yıldızlı bir otele gitmek istiyorum. Bu parayla bize tatil satın alacağım. Benim de dinlenmek hakkım. Bunu Fikret’ten beklersem daha çok beklerim.
Bugün sofra güzel olmalı diyerek altı çeşit meze yaptım. Dalyan köfteyle püreyi de hazırladım. Masaya çeyizimde getirdiğim porselen takımlarını, kristal kadehleri yerleştirdim. En sevdiği kırmızı elbiseyi de giyip beklemeye başladım. Oturduğu yerde uyur mu insan? Yaşlı gibi uyuyakalmışım. Uyandığımda kalbim çarparak yerimden kalktım. Halbuki ocakta unuttuğum bir şey yoktu ama yine de emin olamadım. Mutfağı kontrol ettim. Saate baktım, sekiz buçuğa geliyordu. Aradım ama telefonu kapalıydı. Ofisi aradım ama oradan da yanıt alamadım. Mesajlarımı kontrol ettim, birşey de yazmamıştı. Onu bekleyene kadar Hatice ablanın ütülediklerini kaldırdım. Bir kahve yapıp salona geçtim. İnternetten otellere bakayım derken bir saat de öyle geçti. Eve geldiğinde saat ona geliyordu.
Beni kırmızı elbiseyle görünce şaşırdı.
“Hayırdır, bir yere mi gideceksin?”
“Yok. Senin için giyinmiştim. Nerede kaldın? Aradım, ulaşamadım!”
“Şarjım bitti. Halit’le Yavuz ofise geldi. Hadi gündüz rakısı yapalım dediler. İki tek attık,” dedikten sonra yemek masasını gördü. “Evlilik yıldönümümüz mü yoksa?” dedi.
“Biz Ocak’ta mı evlendik Fikret?”
“Ne bileyim! Masayı öyle görünce, unuttum mu acaba diye düşündüm birden,” diyerek yatak odasına yürüdü. Ben de arkasından, “Niye haber vermiyorsun?” diye seslendim.
“Niye haber vereceğim Canan? Sanki her akşam yedide yemek yiyoruz.”
“Bugün Cumartesi ya! Hani sana söyledim, sürprizim var diye aradım.”
“Sarmısak almayı sokuşturmak için aramadın mı?”
“Aldın mı?”
“Ne alacağım ya? Yarın çıkar alırsın,” dedi ve biz konuşana kadar pijamasının altını çoktan giyinmişti. O gri pijamaları üzerinde görünce bir anlığına ne söyleyeceğimi bilemedim. O da beklemedi zaten. Ellerini yıkamak için yanımdan geçip banyoya girdi. Öylece kalakalmıştım.
Annem küçüklüğümden beri “Kızım kadın kavga etmek için değil, kavga etmemek için uğraşır. Erkeğe sözünü bağırarak dinletemezsin,” derdi. İnsanın doğduğu evle vardığı ev arasında ne büyük uçurum varmış. Rahmetli babam annemi hiç üzmez, kırmazdı. Annem de belli ki kerameti kendide sanırdı.
“Hadi! Oturmuyor muyuz sofraya?” deyince daldığım yerden çıkıverdim.
Fırını yaktım, püreyi ısıtmaya başladım. Arkamı bir döndüm ki tabağına mezeleri almış, çoktan yemeğe başlamış bile. Hiçbir şey söylemeden karşısına oturdum. İkimize rakı koydu. Kendine duble, bana tek.
Önce şarj aletini istedi, sonra limon, sonra tuz, sonra buz. Ellerim çıkardığım buzdan daha soğuk olmuştu. Üşümeye başladım. Soğuk soğuk terliyordum. Tam oturmuştum ki ekmeği kızartmamı istedi.
Kıtır seviyormuş mezelerle. Nasıl unuturmuşum!
Tost makinasını çıkardım. Daha hiçbir yemekten tabağıma almamıştım ki, köftesini de istedi. Keyfim çoktan kaçmıştı. Masada çatal bıçak sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Ben soru cevap şeklinde ilerleyen konuşmalar yapmayınca o da sesini çıkarmıyor; bir elinde çatal, masada telefon, internette geziniyordu. Ben daha yemeden şakşukanın hepsini bitirmişti. Son lokmasını da aldı, sigarasını yaktı. Gözlerimin içine sofraya oturduğumdan beri ilk defa bakarak, “Ee! Tatlı ne var?” diye sordu.
“Yapmadım ki!”
“Ya var ya Canan! Anandan aldığım gün gibi duruyorsun ha! Bi kendini geliştiremedin. Çok güzel olmuş yine yemekler ama tatlı yapmamışsın. Bir öğrenemedin şu tatlı yapmasını!” dedi ve kürdanı ağzına soktu. “Geçen gün arkadaşın Tuğbalarda yediğimiz tiramisu nasıl güzeldi? Öğretsin sana arkadaşın tatlı yapmayı,”dedi.
“İtalya tatilinden aldıkları peynirle yaptığı tatlıdan bahsediyorsun, değil mi? Kakaosunu da Belçika’dan aldıkları,” diyebildim. Elimdeki çatalı daha fazla sıkmamak için masaya bıraktım.
“Ya malzemenin nereden geldiğinin ne önemi var? O gün kaç çeşit tatlı yapmış. Beceriyor ya, sen ona bak,” dedi. Ne söylemek istediğimi gayet iyi anlamıştı halbuki.
Şimdi ağzımı açsam, “Sen de onun kocası Burak gibi beni niye tatillere götürmüyorsun?” desem kızılca kıyamet kopar. Sanki böyle bir laf etmişim gibi, “Seninle de iki çift laf konuşulmuyor. Ağzımın tadını kaçırmayı başarıyorsun,” deyip telefonunu aldı ve masadan kalktı. Dolabı açıp bir soda aldı, salona geçti.
Masada tek başıma kalakaldım. Akşama kadar o memnun olsun diye yaptığım emeğimin karşılığı eline sağlık bile demeden kalkıp gitmek, bir tatlı yapmadım diye beceriksiz ilan edilmek… Ama onu bu hâle ben getirdim. Bana yaptığı saygısızlığı, değersizleştirmeye çalıştığı emeğimi, görmezden geldiği iyi niyetimi, kendimi eksik hissetmem için söylediği tüm cümleleri hiçbir zaman yüzüne vurmadım. Şimdi bunun meyvelerini topluyorum.
Hiçbir beklentime cevap alamadığım bu evlilikte koskoca beş yıl geçmişti ama ben eve gelirken ona bir sarmısak bile aldıramamıştım.
“Çay demlendi mi?” diye sesi geldi içeriden.
“Zıkkım iç!” dedim. Sesli mi söyledim, içimden mi geçirdim, bilmiyorum. Tek bildiğim artık onun için kılımı bile kıpırdatmayacaktım.
Annemin tepkisini düşündüm birden. “Kızım sarmısaktan, tatlıdan insan yuvasını mı yıkar? Elâlem ne der?” Vereceği ilk tepki bu olacaktı. Adım gibi eminim. Beni annem bile anlamayacaktı.
Masadan kalktım, odama geçtim. Kapıyı kilitledim. Tableti elime aldım. Otel rezervasyonlarına yeniden girdim. Ama bu sefer iki kişilik değil, tek kişilik oda seçtim.

