Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu dünyanın en güzel kokusu olabilir. Ama yanına katık edecek bir şey yoksa o ekmek ağızda büyür de büyür, yutamazsın. Bu akşam askıdan alınan ekmeğin katığı belliydi. Patates haşlama.
Ali inşaatlarda çalışırken yevmiyesini aldığı gün az da olsa peynir, zeytin, kıyma, zerzevat muhakkak alırdı. İzmir’de bir şantiyede çalışacağım, size de para yollayacağım diye gideli tam on beş ay oldu. Gittiği günden beri ne ses var ne haber. Köylümün çalıştığı karakola kayıp ilanı açtırdım. Nikâhım yok diye inanmadılar, zor açtılar dosyayı. Yer yarıldı içine girdi sanki.
Eve boncuk işi gönderen tekstil firması zor durumdaymış, artık boncuk işi de çok gelmiyordu. Evden çalıştım ben hep. Kızım küçük, bırakamadım kimseye. Ya boncuk, nakış işleme yaptım ya da ara sıra işe giden komşuların çocuklarına baktım. Elif 4 yaşında daha, mahalleden de çok uzaklaşamıyorum. Her dükkâna haber bıraktım. Tekstil işi olur, ev işi olur, yaparım dedim. Günler geçtikçe umudum da tükeniyordu. Beklemek ne zor şeymiş.Kocamın dönmesini bekliyorum, iş haberinin gelmesini bekliyorum, evden atılacağım günü bekliyorum. Yaz sonu köyden gelecek unu, bulguru bekliyorum. Akşama askıda ekmeği bekliyorum. Canım da çengelde asılı işte. Gülmeyi unuttum sanki. Hiçbir şey yapamıyorum. Kayıp bir zamanda yaşıyor gibiyim. Hiçbir şey benim kontrolümde değil. Hepsi yetmezmiş gibi bir de Elif hastalandı. Ateşi çıkıyor, inmek bilmiyordu. Sabahı sabah ettim başında; sirkeli sular, ılık duşlar, ne biliyorsam hepsini yaptım. Sabah olunca hemen sağlık ocağına götürdüm.
Doktor Zeynep, Elif’i görünce gülümsedi. “Yine mi hastayız?”
Elif başını omzuma sakladı. Muayeneden sonra “Korkma soğuk algınlığı bu, mevsim geçişi, bunları kullan üç güne bir şeyi kalmaz,” dedi dolabından şurup çıkardı.
Yıllardır doktoruydu Elif’in, hayat hikâyemizi az çok biliyordu. İlaçları alamadığımızı bildiği için o verirdi bize tüm ilaçları. Sonra birden söyleyip söylememek arasında tereddüt ederek, “Bir arkadaşım evine yardımcı arıyor. İstersen seni ona yönlendirebilirim.”
Ne dediğini ilk anda anlayamadım. Tekrar etti. “Çalışmak ister misin?”
Doktor Hanım’dan hiç beklemediğim bir cümleydi. Günlerdir karabasanım olan umutsuzluğun kapısı anında açılmıştı. Arkadaşını arayıp ertesi gün için haberleştiler. Adresi elime verirken, “Merak etme,” dedi. “İyi bir insandır.”
Ertesi günü iple çektim. Nasıl gidileceğini, hangi durakta inip kaç numaralı otobüse bineceğimi komşumun kocası yazarak elime verdi. Koca İstanbul’da bir yerden bir yere bile gitmeyi bilmezken, ya kaybolursam , tanımadığım bir evde nasıl çalışacağım, ya beni işe almazlarsa korkusuyla bildiğim tüm duaları ederek sonunda adrese vardım. Elimde sıkı sıkı tuttuğum kâğıdı evin girişindeki güvenliğe uzattım. Kime geldiğimi ve ismimi sordu, telefon açtı. Şaşkın gözlerle adama bakıyordum. Yanlış mı gelmiştim, doğru mu hiç bilmiyordum. Telefonu kapattı, evin giriş kapısına kadar bana eşlik etti. Bir adam çimleri biçiyor; diğeri yol boyunca pespembe adını bile bilmediğin çiçekleri dikiyordu. Kapıyı esmer güzeli kırklı yaşlarda bir kadın açtı. Kocaman gülümsemesiyle beni içeri davet etti.
“Hoş geldin Nermin.”
“Hoş bulduk.” Ev aynı filmlerdeki gibiydi; karşımda duran kadın da film artisti gibiydi. Tozlu ayakkabılarımı çıkarıp terli ayaklarımla yere basmaya utandım. Hemen terliklerin yerini gösterdi.
“Uzun yoldan geldin, biliyorum. İyi buldun yine evi. Aferin sana. Gel terasa geçelim hava çok güzel.”
Deniz Hanım önden yürüyordu, ben de iki adım gerisinden. Başımı çevirip etrafa bakmamaya çalışıyordum ama gözlerim söz dinlemiyordu. Camlar o kadar temizdi ki açık mı kapalı mı anlayamadım. Salon orman gibi bir bahçeye bakıyordu. Her yerde değerli olduğu belli olan vazolar, duvarlarda resimler vardı. Bizim ev yıllardır rutubet kokardı. Pencereleri sonuna kadar açsam da gitmezdi o koku. Bu ev lavanta kokuyordu. Terasa çıktığımızda havuzun suyunda gökyüzü duruyordu. Yatağımdan rahat koltuğa oturdum. Hayranlığımı belli etmemek için gözümü kaçırıyor, ne yapacağımı bilmeyen ellerime bakıyordum.
“Limonata getireyim. Soğuk soğuk içelim. Hem annemin tarifi.”
“Olur,” dedim ve ayağa kalktım ben getireyim der gibi. “Olmaz sen misafirsin, otur biraz soluklan bakalım,”dedi. Şaşkınlığımdan oturduğum yerde ne yapacağımı bilemiyordum. Sağa sola hayran hayran bakarken camda kendi aksimi gördüm. Bu eve yakışmayan tek şey bendim. Aslında korkuyordum. Havuza su içmeye gelen serçe gibi ürkektim. Neden beni işe alacaktı ki? Tecrübem yok, böyle ev nasıl temiz tutulur bilmem, birkaç çeşit harici yemek bile pişiremem, iş görüşmesinde ne söylenir, karşı taraf seni neye göre seçer hiç anladığım işler değil. Liseden sonra okumadım. Bu korkularım o aydınlık evin bahçesinde beni kendi karanlığıma sürüklüyordu. Limonatanın yanına bir dilim çilekli pasta da ikram etti. Yemesem de kızıma götürsem diye içimden geçirdim. Ben ona hiç çilekli pasta yediremedim.
Deniz Hanım hakkımda bilgi sahibiydi. Kocamın kaybolduğunu ve polisin ne aşamada olduğunu kendi sordu bana. Nasıl geçindiğimi, kızıma nasıl baktığımı sorgu gibi değil de sohbet eder gibi soruyordu. Yüzü ben konuştukça o kadar bulutlanıyordu ki hâlinden hâlime üzüldüğünü görebiliyordum. Hiçbir anlattığıma yorum yapmadan dikkatle beni dinledi. Ben konuşurken gözleri sanki benim ruhumu bile görüyor zannettim. Limonatayla sorular aynı anda bitti. Uzun bir sessizlik oldu. Yanlış anlaşılır korkusuyla etrafa bile bakamıyorken, Deniz Hanım ikinci sigarasını da dalgın dalgın söndürdü. Düşündüğü, kafasında ölçüp tarttığı çok belliydi. Ya yok derse, ya beni o sefalete tekrar gönderirse diye aklımdan binbir türlü umutsuzluk geçiyor, Allah’a içimden yalvarıyordum. Kararını vermiş gibi başını kaldırdı ve “ Nerminciğim,” diye söze başladı. Zeynep Hanım’ın onun için ne kadar kıymetli olduğunu, insan sarraflığı konusundaki arkadaşına güvenini, evinde çalışan insanlardan sadakat ve dürüstlük beklediğini, sekiz yıl yanlarında çalıştıktan sonra bir önceki yardımcının torununa bakmak için işten ayrıldığını, bana da çok ısındığını söyledi. O an içimde bir umut doğdu. Beni küçümseyip göndermeyecekti. Ama daha da lafı bitmemişti. Kızının üniversite sınavına girmesine aylar kalmıştı. Dikkatin çok dağılmaması gerekiyordu. O yüzden bana Elif’in yaramaz olup olmadığını sordu. Elif’im hiç yaramaz değil, aksine inanılmaz uyumlu bir çocuktu. Bunu öğrenmek içini rahatlattı. Ben yaramazlığını neden merak ettiğini düşünürken. “Yine de Melike ders çalışırken burada olmasın, müştemilatta kalsın, dikkat edersin. Olur mu?” dedi. Ne dediğini anlamadım. Anlamadığımı anladı ve yine o sıcacık gülümsemesini takındı. “Nerminciğim, Zeynep sana anlatmamış anlaşılan. Benim acilen yatılı yardımcıya ihtiyacım var. Bu evin yanında bir ev daha var, siz orada kalacaksınız. Bir ay deneme süresi olsun, birbirimize alışabilirsek devam ederiz” O an dizlerimin bağı çözüldü. Aylardır ilk kez omuzlarımdan görünmez bir yük kalkmış gibiydi. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Boynuna sarılmak istedim ama yapamadım. Sadece başımı eğip “Olur,” diyebildim. O tek kelimenin içine bütün şükrümü sığdırmaya çalıştım.
Bana evi gezdirdi.Yapacağım işleri tek tek anlattı. Sigorta yapacağını ve ne kadar maaş vereceğini duyduğumda kendimi çimdikledim. Sonra kalacağımız evi gösterdi. Aynı lavanta kokusu burada da vardı. Tertemiz bembeyaz yataklar, duvarlarda hiç leke yoktu. Kızımla burada huzur içinde yaşamanın hayali içimi ısıtıyordu.
Beni eve şoförle yolladı. Sabahleyin, kendinden zerre emin olmayan ben, akşamında son model bir arabayla eve geliyordum. Mahallelinin nazarı değecek diye bildiğim tüm duaları okudum. Kızımı komşudan aldım.Yatılı iş bulduğumu, en az bir ay gelemeyeceğimi söyledim onlara. Çok sevindiler. Komşum yaşadığım zorluğun en büyük tanığıydı çünkü içimden de inşallah bir daha hiç dönmem diye geçiriyordum. Eve geldik. Kapıyı açıp girmek bile istemedim. Bu küf kokusunu bir daha içime çekmeyeceğimiz için şükrettim. Mutfağa geçtim, tüpü salladım. Bitiyor diye hiç üzülmedim. Biliyordum. Bu pişirdiğim son bulamaçtı. Elif’e yemeğini yedirirken, masal kitaplarındaki şatolar gibi bir evde yaşayacağımızı; kat kat, bembeyaz kremalı, çilekli pasta yiyeceğini anlattım. Benim neşemden olsa gerek, o da koltuğun üstünde zıplayarak “Havuzda balıklar da var mı anne?” diye soruyordu.
Gülebiliyordum artık. Korkmadan, yarını düşünmeden, çocuğumu kandırmadan. Kızım hayal bile edemediğim bir evde büyüyecekti. Tekrar bu sefalete dönmemek için çok çalışmalıydım, benden çok memnun olmalıydılar. Deniz Hanım ne derse sözünden çıkmayacaktım. Bu iki güzel kadın hayatımı değiştiriyordu. Güzellik sadece yüzde değildi. Onlar gibi olmayanların yaşadıkları zorlukların farkındaydılar. Asıl güzellik içlerindeydi. Yaptıkları işte başarılı ve etraflarına karşı sağduyuluydular. İlk defa o gece umutsuzluktan değil mutluluktan uyuyamadım. Lavanta kokulu odalarda uyuyacaktık artık. Ali’nin bile yokluğu aklıma gelmiyordu.
Sabahleyin erkenden şoför bizi almaya geldi. Bir poşete koyduğumuz üç beş parça kıyafetten başka bu evden alacağım hiçbir şey yoktu. Aksine, giderken tüm olumsuz düşüncelerimi bu eve hapsedip kapıyı kilitledim. Mahalleden geçerken aniden şoförden durmasını istedim. Gözlerim bu sefer mutluluktan nemli, yüzümde gururlu bir gülümseme, elimde kalan son paramla fırından içeri girdim.
“Askıya üç ekmek.”



