BİR

Kafasındaki bitleri patlata patlata, saçlarını kopara kopara düşünüyordu. Bu şehre neden gelmişti? Yaşadıkları, altına serdiği o parça parça kartonlar gibi darmadağındı. Bir üniversite kantini. Sigara dumanı. Ucuz yemekler. Havada uçuşan sandalyeler. Ağrıyla uyanılan karanlık odalar. Tırnaklarının arasındaki bit tortularına bakıyordu ki demir bir liranın kutudaki diğer bozukluklara çarpmasıyla irkildi. Birazdan köpek su içmeye gelir. Su kabının içindeki bozuklukları çıkarmalı. Başını kaldırdı; gözleri kamaştı. Güneş batmak üzereydi. Karşı binadaki mavi üniformalı, silahlı adamlar az sonra çıkacak, otobüslere binip gideceklerdi. Son birkaç aydır yaptığı gibi, onlar gidince yemek ve tuvalet için meydana doğru yürüyecekti. Eli yine saçlarına gitti. Birkaç bit daha ezdi. Uzunca bir süre, şehrin bu yakasını köpeğiyle birlikte dolaşmıştı. Sonunda aradığı yeri bulmuştu. Karşıdaki o adamlar, başına ne geldiğini bilen kişilerdi. Kendini boş bir arazide bırakan onlardı. Köpeğin yüzündeki kanı yalamasıyla uyanmıştı. Sonrası, geçmişe ait bir koku, bir renk, bir insan aramakla geçti.

Ne zaman o binaya yönelse, aklına inip kalkan sopalar, bağırışlar, hakaretler gelir. Tepesindeki ışıkların altında geçen o anlar. Hemen oradan sağa sapar, meydana yönelir. Ama yine de bilir; doğru yer orasıdır. Binanın karşısındaki o kaldırım. Otobüs gelmişti. Binanın önüne ağır ağır yanaştı. Mavi kıyafetliler teker teker bindiler. Motor sesiyle birlikte sokakta bir sessizlik kaldı. Onun da kalkma zamanı gelmişti.

İKİ

Boynundaki kravatı gevşetti, alyansını çıkartıp arabanın torpido gözüne bıraktı. Yavaşça emniyet kemerinin klipsine basıp açtı, biraz olsun rahatlamış hissetti kendini. Alyanslar da emniyet kemerleri gibiydi.

İlk aldığında ne sevinmişti bu arabaya; çok da gurur duymuştu kendiyle. Hızlanmasını seviyordu ve hızlandı, hızlandı. Gözleri trafik lambası direğine sabitlendi; çabuk olmalıydı, belki de tam zamanıydı. Direğe çarpmadan önceki son saniyesinde, kaldırımdan yola adımını atmaya hazırlanan meczubu gördü. Göz göze geldiler; sanki daha zamanı değil diyordu…

ÜÇ

“Şimdi zamanı değil,” dedi polislerden yaşlı olanı, yanındakine dönerek. “Nöbete yeni başladın, evden yeni geldin be adam. Orada halletseydin ya tıraşını! Bekle biraz, ortalık durulsun; ondan sonra halledersin.”

Sessizliği, lastiklerin asfalta sürtünen sesi böldü; gergin hava bir anlığına dağıldı. “Eyvah,” dedi yaşlı olan tiz bir sesle. “Gitti bizim deli.” Genç olan, o anda bu mesleğe neden girdiğini düşündü. Nöbeti yeni devralmıştı; olacak iş miydi şimdi bu? Başına bir sürü angarya çıkacaktı. Zaten geldiğinden beri ne kadar pis iş varsa hepsini ona yaptırıyorlardı. Bir iş bulabilseydi, belki Tokat’ta kalırdı. Ne güzel yaşardı orada, kendi hâlinde. Sonra birden o deliyi düşündü. Şaşırdı; böyle bir şeyi daha önce hiç yapmamıştı. Nereliydi, kim bilir… Neden sürekli karakola bakıyordu? Bir ailesi var mıydı? Yoksa, bütün sokaktakiler gibi, o da yukarıdan çile çekmek için mi atılmıştı aşağıya? Tam o sırada sokağın gürültüsü yeniden duyuldu.

Arabaların ve insanların homurtusu, düşüncelerini yarıp geçti. Uzaktan bir köpek havladı; kısa, kesik bir sesti. Genç polis başını kaldırdı, eli istemsizce telsize gitti. Nöbet yerinin sessizliği, sanki bir anlığına daha da büyüdü. Zihni bu sorularla doluyken yaşlı olanın kaba sesiyle irkildi. “Yürü be! İki saattir bağırıyorum sana burada!” Olay yerine doğru koşmaya başladılar. Sıradan olmayan bir akşam başlamıştı.

DÖRT

Sıradan bir akşam olmayacaktı. Bir önceki günkü şiddetli kavganın ardından, kocasının bugün onu almaya gelmeyeceğini biliyordu. Mesai bitiminde çıkacak, kapıda onu bekleyen kimse olmayacaktı. Ofisin önündeki kalabalık yavaş yavaş dağılırken, o bir süre kapının önünde bekledi. Sigara yaktı. Alışkanlıktı bu; gözleri her zamanki gibi sokağın köşesine kaydı. Sonra kendi kendine gülümsedi. “Yok,” dedi içinden, “bugün kimse gelmeyecek.” Hayatında değişiklikler başlamıştı. Saatine bakarken gözü alyansına takıldı. Kararmış mıydı o? Ne zamandır dikkat etmemişti demek. Parmağından çıkarıp avucuna aldı, ışığa tuttu. Evet, biraz kararmıştı. İçine baktı; isim ve tarih hâlâ oradaydı ama artık eskisi kadar belirgin değildi. Okunmaz hâle gelmemişti belki ama sanki anlamı silinmişti. Sahi, nereye yazmıştı evlilik tarihlerini? Kadınlar böyle şeyleri unutmazdı, unutmamalıydı da. Bir ağustos ayıydı, ama hangi yıl? Çok güzel bir Boğaz gecesiydi, peki ya hangi gün? Teknede dostlarıyla ayı selamlamış, kafaları güzelken mehtaba karşı şarkılar bırakmışlardı Boğaz’ın derin sularına. O ânı düşündükçe içi ürperdi. Bir zamanlar o ışığın altında kendini sonsuza dek sürecek bir hikâyenin içinde sanmıştı. Şimdi ise her şey o geceki mehtap kadar uzak geliyordu ona. Hatırladıklarının üstünden çok zaman geçmemişti.

Kapının önünde, bankanın çaprazındaki kavşakta yanıp sönen kırmızı ışığın parlaklığına dalmıştı. Tam o anda, kıyameti andıran bir fren sesiyle irkildi. Ardından, metalin insanın içini buruşturan o çarpma sesi duyuldu. Bir anlığına zaman durdu; sonra kalbi hızla çarpmaya başladı. Ani bir refleksle yerinden fırladı. Kalabalık da onunla birlikte kavşağa doğru koştu. Trafik ışıklarının olduğu direği devirip üstünde durmuş bir araba, etrafa saçılmış eşyalar ve havada benzinle karışık keskin bir metal kokusu vardı. Kırmızı ışığın kızıllaştırdığı yolun ortasında bir adam yerde yatıyordu. Kadın bir an ne yapacağını bilemedi. Ayakları titriyordu. Yaklaştıkça adamın yüzü yavaş yavaş seçilmeye başladı. O an kalbi sanki bir anlığına durdu. Gözleri, yerde yatanın kim olduğunu fark ettiğinde, dünya sessizleşti.

Bu yazı sana ne hissettirdi?