Bugün içimde biriken özlemle, çok sevdiğim ama uzun zamandır yollarımızın kesişmediği birine doğru yürüyorum.

Elbette onun en sevdiği yerde; İstanbul’da, rüzgârı martı seslerine karışan o serin deniz kıyısında.

Buharı tüten demli bir çay çekiyorum masaya. Unutmamış, çayımı kaç şekerli içtiğimi. Muzip bir tebessümle şekeri bardağın kalbine yuvarlayıp, neşeyle kaşığı tıkırdatmaya başlıyor.

Martıların sesinden yorulup masadaki gazeteye sığınıyoruz.

Açtım, birkaç haber okudum ona. Sonra bulmacaya daldık. Kutuları doldurdukça doğru kelimelerin altını çizdik, canımızı sıkan bazı insanların üstünü…

Biraz güldük, biraz gözümüz doldu. Kafamı kaldırıp, “Bak,” dedim, “şu geçen buluttan ne çıkar bize?”

Gülümsedi.

Baktım; o beyaz duman gökte dağılırken sanki çocukluğumuzdan kalma eski bir tahta salıncak oldu, rüzgârda bir süre sallandı, sonra usulca silinip gitti mavilikte.

Hesabı ödeyip kalktık. Masada kalan gazete parçalarıyla simit kırıntılarını, ayıp olmasın diye, elimize topladık. Sahil boyunca yürüdük, atacak bir yer bulamadık. Elimizde o döküntülerle öylece dolaşırken martıların telaşını şimdi daha iyi anladık.

Güldük hâlimize.

Ne geliyorsa insanın başına, biraz da iyi olmaktan geliyor.

Bir çöp kutusu bulacağız diye düştüğümüz derde bak…

“Olsun,” dedik. “Ne gelecekse başımıza, iyilikten gelsin.”

Döktük birbirimize içimizi, içimizde ne varsa…

Sonra dedim ki, “Gel, sana yemek ısmarlayayım. En sevdiğin yerde, en sevdiğinden. Hadi, taksiye biniyoruz. Boğaz’ı köprüden geçmeden İstanbul olur mu hiç? Denizden balıklar da geçer, koca koca gemiler de, vapurlar da… Bizim işimiz gökyüzüyle! Biz gökyüzünü seviyoruz, salıncak seviyoruz; asılacağız tellere, rüzgârda sallanacağız işte.”

Sarı bir taksiye atladık.

Çelik halatların altına girdiğinde dünya sustu.

Köprü dediğin, tam da aşkın ve hayatın o bildik arafıydı işte. Ne geride bıraktığın kıyıya aitsin artık ne de önünde uzanan karaya. Gökle suyun ortasında asılı kalmak gibi… Biri seni hem çok sever hem de hiç tutamaz ya; ne vazgeçebilirsin ne kavuşabilirsin. İşte öyle bir boşlukta, iki yakanın da yabancısı gibi süzüldük.

Önde, taksici dayı da radyoyu açmış, inceden Sezen Aksu çalıyordu. “Aynalar’’dan vuruyordu bizi, tam sırasıymış gibi.

Gözüm taksinin dikiz aynasına takıldı; o gölgeyle, o hiç büyümeyen çocukla burun buruna geldik.

“Bak oğlum kendine,” dedim usulca. “Ne köprüler kurdun koca ömründe, ne köprülerden geçtin. Kimi geldi, sırtını dayadı; sur oldun. Kimi dokundu, yıktı geçti; virane kaldın.”

Sustu.

Gözlerindeki o eski telaş birden duruldu. Ben de sustum. Hangimiz haklıydık, hangimiz daha çok yorulmuştu, bilmiyordum.

Başımı çevirip Boğaz’ın lacivertinde kayıp giden köhne bir şilebe baktım.

“Şu uzaktaki gemiye bir el salla,” diye fısıldadım göğsüme doğru. “Sonra dön kendine. Seni çok seviyorum ufaklık. Unutmadım hiçbir şeyi; buradasın, yanımdasın.”

Bir an daha aynaya baktım.

“İyisin, iyi…” dedim.

Bu kez o çocuk da gülümsedi.

Bu yazı sana ne hissettirdi?