Telefon çaldığında ahizedeki ses, babaannelerini çağırmamı istedi. Ben de hiç oyalanmadan yola koyuldum. Bu dağlara yabancı değildim. Defalarca çıkmıştım ama her seferinde başka bir yüzlerini gösterirlerdi. O gün de önüm âdeta bir cennet bahçesi gibiydi. Gökyüzü ak paktı. Ağaçlar canlıydı; sanki benimle konuşuyorlardı.
Haberi vermek için ilk dağı aştım. Tam karşımdaki dağa çıkacakken bir an durdum. “Neden bir dağ daha aşayım ki?” diye düşündüm. Derin bir nefes alıp seslendim:
“Eyyyy dozer, sana telefon var!”
“Cadı karı inşallah duymuştur,” dememe kalmadan dağdan bir ıslık sesi yankılandı. Bu, onların dilinde “tamam” demekti. İlk defa doğa bana yardım etmişti. Sevinçten kocaman bir “oh” çektim ve dönüş yoluna koyuldum.
Tabii o sesi bahçede fındık toplayanlar da duymuştu. Hepsi bir ağızdan, “Ne oldu, kimdi o?” diye sormaya başladı. Ben ise görevini eksiksiz tamamlamış bir ulak gibi, hiçbirini duymamış numarası yaptım. Mesajı taşımak benim işimdi, dedikodusunu yapmak değil.
Akşamüstü kapı çaldı. Karşımda kardeşleri gördüm. En büyükleri ağır ağır içeri girdi, diğerleri ise kapı eşiğinde sessizce bekledi. Telefonun ucundaki ses yalnızca babaannelerini çağırmamı istemişti. Bunlar neden gelmişti ki?
Dağların iki yamacına sıkışıp kalan hasret, o tek telefon sesiyle yerinden kalkmıştı. Belki de duyacakları tek bir “Alo”, aylarca görmedikleri bir yüze bakmak kadar değerliydi. Özlem bazen insanı yollara düşürürdü; davet beklemez, bahane arardı.
Büyüklerini hiç sevmezdim. Daha uzaktan yürüyüşünü görünce sinirim bozulurdu. Sanki köyün muhtarı, öğretmeni, jandarması, imamı bir araya gelmiş de tek kişiye dönüşmüş gibiydi. Konuşurken insanın yüzüne bakmaz, tepeden bakardı. Her sorunun cevabını bildiğine, herkesin yanlış yaptığına yürekten inanırdı. Çocuk aklımla ona çoktan teşhisi koymuştum: Hıyarın önde gideni! Tarlaya eksen, yanındaki salatalıklar bile “Biz bunun kadar hıyar olamayız,” diye mahcup olurdu.
Neyse ki telefon konuşması uzun sürmedi. Az önce kendinden çok emin duran yüzü bir anda düştü. Sanki telefondan haber almamış da azar yemişti. Kaşlarını çattı, dudaklarını büktü. Kardeşlerine eliyle işaret etti. Onlar da hiç ses çıkarmadan peşine takıldılar.
Meraktan doğruca babamın yanına koştum. Boşuna koşmuşum. O benden önce mevziyi almıştı. Paralel hattın ahizesini sessizce kaldırmış, gözlerini tavana dikmiş, sanki memleket meselesi çözülüyormuş gibi konuşmaları dinlemişti. Devlet telefonu köye haberleşelim diye getirmişti; babam ise onu dedikodu bakanlığına çevirmişti.
Galiba bu meraklı huyum biraz ona çekmiş. Gerçi ben telefon dinlemem… Herhâlde! Ama kader dediğin de garip; baban paralel hattan dinler, sen olayı öğrenmeye çalışırsın. Sonra bir bakmışsın, aynı ağacın başka dalı olmuşsun. Allah korusun.
Babamın yüzüne baktım. Bıyığının ucu hafifçe kıpırdadı. Dizimi yere vuruyor, parmaklarımla tahtayı tıklatıyor, bir ona bir tavana bakıyordum. Kafamın içinde ihtimaller birbirini kovalıyordu. Biri kaçmıştı… Yok, miras kalmıştı… Dayanamadım. Babamın dibine biraz daha sokuldum. O ise beni fark etmiyormuş gibi tavana bakıyor, bıyığını sıvazlıyor, ağzındaki kelimeleri tartıyordu. Her saniye uzuyor, odanın içindeki sessizlik büyüyordu.
Nihayet dudakları aralandı:
“Düğün var.”
Sanki biri konuşmanın ortasından bir sayfa koparmıştı. Düğün mü? Fındık zamanıydı. Bahçelerde dallar eğilmiş, herkes sabahın ilk ışığıyla fındığa koşuyordu. Böyle zamanda düğün yapmak, değirmene su yerine ayran dökmek kadar tuhaf gelmişti bana.
Babamın ağzından çıkan iki kelime odada asılı kaldı. Ben daha “Nasıl yani?” diyecekken bakışlarını üzerime çevirdi. O bakış, ikinci soruyu daha ağzımdan çıkmadan yakalayıp boğacak gibiydi. Dilim bir anda emekliye ayrıldı.
Hiç vakit kaybetmedim. Kendimi merdivenlere attım. Üçer beşer mi indim, beşer altışar mı indim, orasını hatırlamıyorum. Evimizin altı kahvehaneydi. Köyün gazetesi de radyosu da televizyonu da orasıydı. Köşede tüplü televizyon cızırtılı sesiyle durmadan konuşur, bir yandan Ecevit’ten, Demirel’den haberler verirdi. Duvarlarda Almanya’ya giden Türklerin fotoğrafları, gazete kupürleri asılı dururdu. Masaların etrafında bıyığı yeni terlemiş delikanlılar, bir gün Avrupa’ya gitmenin, biraz para biriktirip evlenmenin hesabını yapardı. Yaşlılar çaylarını ağır ağır yudumlarken gençler hayallerini yudumlardı.
Dayılar daha kapıdan girer girmez yüzüme baktılar. Hiçbiri “Ne oldu?” diye sormadı. Belli ki suratım benden önce her şeyi anlatmıştı. İçlerinden biri sessizce önüme bir bardak oralet bıraktı. O an anladım ki köyde bazı dertlerin ilacı nasihat değil, oraletti. Hele bir de babadan kaçarak içiliyorsa… Tadı iki katına çıkıyordu.
“Düğün var,” sözüyle birlikte gözümün önünde yine o taka belirdi. Kimse bu hayalimi küçümsemesin. Dağlar insanı büyütüyordu ama deniz başka türlü iyileştiriyordu. Dalgalar yargılamaz, rüzgâr hesap sormazdı. İnsanlardan kaçan düşüncelerim hep denize sığınırdı. Benim için taka, tahtadan yapılmış bir tekne değil; kıyıya bağlanmayı reddeden bir umuttu.
Geçen yıl köyde düğün üstüne düğün olmuştu. Barabelli silahlar öyle bir patlıyordu ki dağlar yankıyı birbirine yetiştiremiyordu. Bir tarafta ses kesilmeden öbür tarafta yeniden başlıyordu. Horozların vakti şaşıyor, köpeklerin havlamaktan dili dışarı sarkıyordu. Bizim için düğün ise ertesi gün başlardı.
Köyün çocukları olarak dere kenarını, patikaları, harman yerlerini didik didik ederdik. Gözümüz hep yerde olurdu. Parlayan bir boş kovan gören, altın bulmuş gibi sevinirdi. Cepler şişer, bohçalar ağırlaşır, kimse birbirine kaç tane topladığını söylemezdi. Sonra da o kovanları, yerini yalnızca bizim bildiğimiz saklı köşelere gömerdik. Sanki yıllar sonra çıkaracağımız bir defineydi.
Sakladığımız boş kovanlar yeniden gün yüzüne çıkacaktı.
Hepsini karşı köydeki silah ustası Duran Emmi’ye götürecek, o da onları yeniden dolduracaktı. Sonra düğünlerde amcalara, dedelere, ninelere… Özellikle de babalara satacaktık.
Duran Emmi’nin küçücük bir torna makinesi vardı. Makinenin başına geçti mi dünya ile ilişiği kesilirdi. Gözleri yıllardır barut dumanından o kadar etkilenmişti ki artık uzaktaki insanı seçmekte zorlanıyordu. Ama iş silaha ve mermiye gelince gözlerinin önüne dünyanın en güzel manzarası serilirdi. Hangi silahın neyi eksik, hangi merminin neye ihtiyacı var, daha eline almadan anlardı. Hepsini çocukları gibi tanır, temizler, düzeltir, yeniden can verirdi. Biz boş kovanları ona götürürdük, o da sanki ölmüşleri dirilten bir doktor gibi başına geçerdi.
Nitekim yine dağları aştık, Duran emminin yanına vardık. Bizi görünce yüzünde hemen o bildik gülümseme belirdi. Paranın kokusunu baruttan önce alan adamlardandı. “Gülersin tabii,” dememe kalmadan boş kovanları önüne serdik.
Pazarlık başladı. Biz fiyatı aşağı çekmeye çalıştık, Duran emmi yukarı çıkardı. Bir ara kovanların bizim, paranın da onun olduğuna ikimiz de ikna olduk. Sonunda el sıkıştık ama biraz kazıklanmış olduğumuz belliydi. Yine de işimizi görüyordu.
“Üç gün sonra gelin,” dedi. “Ama parayla, hee!”
Sonra eliyle yan taraftaki ağacı gösterdi.
“Şu ağaçtan da biraz armut toplayın bana.”
Duran emmi hem pazarlığını yapmış hem de işini gördürmüştü.
Üç gün, köyün deresi gibi şırıl şırıl akıp geçti. Duran emminin yanına vardığımızda kovanlar çoktan mermiye dönüşmüş, önümüzde sıra sıra dizilmişti. Hepimizin yüzünde aynı gülümseme vardı. Ceplerimize girecek parayı üç aşağı beş yukarı hesaplıyor, kiminin takasına, kiminin başka bir hayaline bir basamak daha koyuyorduk.
Sonunda düğün günü geldi. Meğer bizim beklediğimiz düğün, sünnet düğünüymüş. Kur’an okundu, dualar edildi. Silahlar da bizim hesapladığımız gibi konuşmadı. Üç beş el patladı, sonra ortalık yine sessizliğe gömüldü.
Mermiler elimizde kaldı. Taka hayali bir başka bahara kaldı. Duran emminin borcu ise olduğu yerde duruyordu. Bizim büyük ticaret, daha ilk düğünde tökezlemişti.
Kahvehaneye döndük. Dayılar bizi görünce yüzümüze baktı, sonra bıyıklarının altından gülmeye başladılar. Masanın üzerinde oraletler, cebimizde satılmayı bekleyen mermiler, sırtımızda da Duran emminin borcu vardı.
İçimden, “Ulan hıyarlar, siz ne anlarsınız para kazanmaktan? Anlasanız, şu gül gibi memleketi bırakıp Alamanya kapısında mı yatardınız?” diye geçirdim.
Sıcak bardağı elime alıp dayıların o sinsi gülüşleri arasında masaya iyice yerleştim. Önümdeki, buharı tüten oraletten bir yudum daha aldım.
Oralet ekşiydi.
Belki de hayatın tadı buydu.



