Annem çok hastaydı ve artık hayata veda edeceği saatler yaklaşmıştı. Beni yanına çağırıp karşısındaki sandalyeye oturmamı istedi. Eline aldığı beyaz, tertemiz bir tülbente sarılı taşı bana verdi.

“Bak kızım,  biliyorsun, bu benim ‘Ninemin Doktor Taşı’. Benden sonra artık senin. Her türlü ağrıya, derde, üzüntüye iyi gelir bu taş.  Hep yanında olsun. Sakın kimselere verme. En az yüz yıllık falandır. Bana da kendi annemden kaldı. Ona da kendi annesinden. Nesilden nesile geçerken, ailemizin kadınlarının dertlerine deva oldu. Bizleri çok iyi tanır. Dediğimi unutma. Sen de zamanı geldiğinde, bu taşı senden sonra gelen ailemizin kadınlarından birine devret, olur mu?”

Çocukluk günlerimden beri hatırlıyordum bu taşı. Çocukken biraz karnım ağrısa annem hemen taşı ocaktaki ateşe koyar, sonra da bir beze sararak bana verir ve ağrıyan yere sıkıca bastırmamı söylerdi. Gerçekten bir süre sonra da ağrım kalmaz ve iyileşmiş olurdum. 

Annem bu taşa bazen, “Hanım annemin taşı,” derdi, bazen de “Ninemin doktor taşı.” Sanki ailemizin kutsal bir emaneti gibi özenle saklanırdı. Hastayı iyileştirdikten ve ağrısını geçirdikten sonra, yine beyaz tülbente sarılarak aynı yerde muhafaza edilirdi. 

Hanım anne kimmiş derseniz, benim annemin anneannesiydi. Yani ailemizin büyük ninesi. Ben doğmadan önce o da sonsuzluğa gitmiş. Onu göremedim. Sadece bir resminden biliyorum. Nur yüzlü, çok akıllı, her söze bir beyit yazabilen, nüktedan ve güzel bir Anadolu kadını. Ninemin doktor taşı, antrasit renginde, avuç içinden biraz büyük, taşın büyüklüğüne göre oldukça ağır ve volkanik bir taşa benziyordu. Üstü tırtıklı ve ateşe dayanıklıydı. Bir yerin ağrımaya görsün, doktor taş hemen görev başına geçerdi. Bel ağrısına da iyi gelirdi, karın sancısına da… Büyük ninenin ne zaman bir yeri ağrısa, “Kızlar, benim doktor taşımı ateşe sürüverin,” dermiş. Gerçekten de bir süre sonra ağrısı diner, yüzü yeniden gülermiş. Nineye bu taşın nereden geldiğini sorduklarında da “Bilmem, bir gün yatağımın yanında buluverdim bu taşı,”diye cevap verirmiş. Hiç kimse taşın nereden geldiğini ya da kimin getirdiğini bilmezmiş. 

Artık annem de sonsuzluğa gitmiş ve taşı bana emanet bırakmıştı. Bir gece karnım öyle bir ağrımaya başlamıştı ki hemen bir ilaç aldım ve ağrının geçmesini bekledim. Ama ağrım bir türlü hafiflemedi. “Ne yapsam acaba?” diye düşünürken aklıma ninemin doktor taşı geldi. Hemen ateşe koyup ısıttım ve sonrasında bir tülbente sararak karnıma bastırdım. Ağrının hafiflemeye başlamasıyla, taşın konuşmaya başlaması aynı zamana denk geldi. 

“Herkes benden medet umuyor ama bil ki kızım, ben doktor değilim,” dedi.

Birden ne olduğunu anlamayıp taşı az kalsın elimden fırlatacaktım ki “Dur, dur sakın beni yere atma. Seninle biraz konuşalım,” demez mi? 

“Tamam, konuşalım da sen herkesle böyle konuşur musun?” diye heyecandan sesim kısılarak  cevap verdim.  

“Yok, ilk defa seninle konuşmayı istedim.” 

“Neden beni seçtiğini sorabilir miyim?”

Taş sanki gülüyormuş gibi bir ses çıkarıp devam etti.

“Acele etme, anlattıkça sen de anlayacaksın.”

Şaşkınlık içindeydim. Hayal mi görüyordum yoksa rüya mı pek emin olamayarak cevapladım onu. 

“Doktor değilim diyorsun, peki sen nesin o zaman?” 

“Ben senin ailenin kadınlarının anılarını, acılarını, ağrılarını saklayanım.” 

Bir an duraksadım. Sonrasında sorumu sordum.

“Gerçekten hepsini bilir misin?”

“Elbette. İlk olarak Hanım anneyle birlikte başladık. Sana onu anlatmamı ister misin?”

Heyecandan cevap veremedim. Ağzım, dilim kupkuruydu. Sadece “anlat” anlamında başımı sallayabildim. Bir taş bana aile büyüğümü anlatacaktı. Nasıl meraklanmam? Ninemin doktor taşı o gece bana Hanım Annemi anlattı. 

“Hani senin büyük ninen var ya, sizler ona Hanım anne diyorsunuz,  işte onun babası, vaktiyle bir maden ocağının kapısında öylece duran bir taşı, yani beni alıp küçük kızına getirmiş. ‘Bu taş senin olsun,’ demiş. Sonrasında da Hanım annen, hiç yanından ayırmadı beni. Bir yeri ağrıdığında, ben onun sadece ağrısını geçirmekle kalmadım. Herhangi bir üzüntüsü, derdi olduğunda da beni bağrına bastıran büyükannen, yavaş yavaş ısındığımı ve ben ısındıkça da kendi üzüntü ve gamının dağıldığını söylerdi.”

Taş bana bunları anlatırken, bir yandan da elimin altında yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. 

“Biliyor musun,” diye devam etti. “Ben bugüne kadar senin neslinden dört kadının bedenine değdim ve onların acılarını yok ettim. Hanım annenin bir çocuğu eski devirlerde kızamık salgınından ölmüştü. Bazen kaybettiği evladı için o kadar üzülür, o kadar derin bir acı duyardı ki beni alır göğsüne bastırır, gözyaşları yanaklarından süzülürken, onun kalbinin acısını kendi içime hapsederek onu iyileştirmeye çalışırdım. Yavaş yavaş kendine gelir, gözyaşları diner ve duyduğu acının bir süreliğine onun bedenini terk ettiğini anlardım.” 

Sonra Hanım annenin kızını anlatmaya başladı. Hatice’yi. Yani benim anneannemi. 

“Sen anneanneni de hiç tanıyamadın değil mi?” Başımı “evet” anlamında salladım. “Öyle cömert, öyle güzel, öyle iyi bir kadındı ki Hatice, bilemezsin. Onun gencecik yaşında evlatlarını döküp saçıp öteki dünyaya göçmesi Hanım Annenin içini dağlamıştı sanki. Onun acısını gidermekte de çok yardımcı olamadım. Çünkü onun acısı bir başkaydı. Kalpten gitti tazecik kadın. Hanım Annen, kızının ağrılarını da geçirsin diye beni ona vermişti ama ben Hatice’nin derdine derman olamadım. Kızını sonsuzluğa uğurladıkları gün, beni karşısına alıp, ağıtlar yakarak ağlamıştı. Hep “Gelin Haticem,” diye ağlardı. Günlerce… Hatice’nin ağrısı sırtındaydı. Herkes çocukları küçük, yükü ağır, ondan sırtı ağrır sanırken meğer onun bütün ağrısı kalbinden gelirmiş. Bilir misin, bazı yükler insanın kendi yükü değildir. Geçmişinden gelir. Onunkiler işte öyleydi.” 

Üçüncü kadına gelmişti sıra, yani benim anneme. Anlatırken sesi değişti.  

“Çok küçük yaşta hem annesiz hem de babasız kalmıştı annen. Ağabeyi onları yetiştirmiş, büyütmüş ve evlendirmişti, babasının yerine koymuştu ağasını. Öyle sever ve sayardı. Çok iyi insandı senin annen, yaşadığı onca acıya rağmen hayata küsmemiş, inancını hiç kaybetmemişti. Hanım Annen, bu kez de hem öksüz hem de yetim kalan torununa vermişti beni. Bir gece annesini çok özleyip içli içli ağlarken bana sarıldı ve acısının yavaş yavaş hafiflediğini fark etti. O günden sonra derdini kimselere açmayan, içinde saklayan annen, sadece benimle dertleşmeyi seçti. Elleri sıcacıktı. O gamını, kasvetini anlattıkça ben ısınırdım. Ne çok derdi vardı bu küçücük kızın… Ben bir taşım ama dertleri yine de anlardım ve derman olmaya çalışırdım. Benimle ağrılarını, üzüntüsünü paylaştıktan sonra, sabahları sıkıntılarından arınmış bir şekilde yatağından kalkarak, günlük işlerini yapmaya devam ederdi.”

Sıra dördüncü kadına, yani bana gelince sustu.

“Beni neden anlatmıyorsun?” diye sordum.

“Çünkü senin hikâyeni birlikte yaşayarak öğreneceğiz. Henüz erken. Benim görevim de senin hikâyeni de senden sonra gelen nesile aktarmak. Yani ben, aynı zamanda bir aktarıcıyım.” 

Bir süre ikimiz de kendi dünyalarımıza dalarak sustuk. Sonrasında, “Sana bir sorum daha var. Sen bütün bunları nasıl hatırlıyorsun?” dedim. Hafifçe gülümseyerek cevap verdi.

“Her ateşe konulduğumda, her ısındığımda benimle beraber olanların bir derdini, bir üzüntüsünü, bir ağrısını öğrendim. Ben onları tanıdıkça da onlara şifa olmaya çalıştım. Her kadın beni ağrıyan başka bir yerine deva olarak gördü. İnsanlar, bizlerin cansız olduğunu sanırlar ama ben nesilden nesile aktarılırken, senin ninelerinden gelen sırları, acıları da birlikte taşıdım. Ben dört nesilden beri ailenin sırlarını taşıyorum ve susuyorum.”

Taş artık bir başka görünüyordu bana. Ailemdeki kadınları çok iyi tanıyan, onların dertlerini, sırlarını bilen bir “doktor taştı” o. Ağrılarım dinince onu tekrar beyaz tülbentine sarıp her zaman durduğu yere kaldırdım. Bir süre sonra tekrar bir yerim ağrıyınca ateşe koyup, biraz ısıttım ve geçen günkü gibi benimle konuşmasını bekledim. Çıtı bile çıkmıyordu. Epeyce bekledikten sonra, taştan çok hafif bir ses yükseldi. 

“Sıra sende, hadi anlat bakalım,” diyordu. 

“Neyi anlatmamı istiyorsun?” 

“Sen anlatacaksın ki ben de seni tanıyayım. Derdini, üzüntünü henüz bilmiyorum. Bir kaç kere daha ağrıların olduğunda benden yardım istersen, seni de tanımaya başlarım ve sonrasında birlikte dertleşiriz,” dedi. 

“Sana bir tek şey sormak istiyorum. Neden erkeklere verilmiyor bu emanet? Hep kadınlara verilmesini istiyorsun?”

“Ben bu aile ağacında kadınların köklerinden yürüdüm. Çünkü zincir kadınların üzerinden örüldü.”

Sanki ailemin bütün kadınları karşımda durmuş, bana gülümsüyorlardı. Hepsinin gözlerinden bana doğru yayılan sonsuz sevgiyi görebiliyordum. Bir an için onların ayrı ayrı saçlarımı okşadıklarını hissettim. Sonrasında doktor taşım şunu ekledi: 

“Sakın unutma, beni senden sonra gelen ailenin bir kadınına vereceksin. Vermelisin de. Çünkü hiçbir kadın bu taşı kendisi için saklamadı. Gelecek nesillere deva olsun diye nesilden nesile aktarmayı seçti.” 

Taşı göğsüme sıkıca bastırdım ve o anda anladım. Biz, hiçbirimiz ninemin doktor taşının sahibi değildik. Sadece taşıyıcıydık ve bir gün yine benim soyumdan gelen ve hiç tanımadığım bir kadın bu taşı yine ateşe koyacak ve taş yine dile gelerek beni ve diğer aile büyüklerimi ona anlatmaya devam edecekti. Ben bu zincirin halkalarından biriydim. Taş, bıraktığımız yerde, sırlarını yeni nesillere aktarmak ve ailemin kadınlarının dertlerine deva olmak için beklemeye devam edecekti.  

Bu yazı sana ne hissettirdi?