Öğlen vakti güneş tepede. Bir ağustos günü yıllardan bilmem kaç ama yaşım başım belli. Yirmi beş. Şükür anama, yazmış duvardaki Kur’an’a. Beni, bacımı, onun bacısını bir de küçük veledi. Ağzım kuruyor. Bedenim su kaybederken damla damla. Küçük bir su kaç lira? Fukaralık üstümdeki gömlekten dökülüyor. Gömlek dört beden büyük ve delik deşik. Ellerim cebimde… Cebimde kuruşlar oynamıyor. Şık şık. Ses yok. Dedemden yadigâr radyo düğmesini arıyor parmaklarım. Değince rahatlıyorum. O da ses çıkarmıyor ki kendinden.
O da ne! Parlak yuvarlak bir taş. Sanki güneşten kopmuş. Aldım cebime attım. Arkadaş olur konuşuruz. Hem düğmeye de yarenlik edersin. Ben küçükken radyoda çıkardı bir spiker. Ağzından dolu dolu kelimelere sarılmış haberler. “Anne ben de spiker olacağım,” dediğim gün, başımda parçalandı o eski radyo.
Siz ikiniz kıkırdaşmayın orada.
Dün, bütün gün bulaşık yıkadım. Ondan önce de ütücüydüm. Son ütücü. Daha önce hamaldım. Neler taşıdım sırtımda.
Hep taşıdım. Taş, çimento, kalas. Biraz neşe biraz kin. İnşaatta sigortasız baretsiz işçi de oldum. Kimse bana vasıfsız diyemez canım.
Ha, nerede kalmıştım? Arkadaşım taş. Bulaşıkta. Ellerim kaba, kemiğim iriymiş anam öyle derdi. Kurularken düştü yarıldı beyaz tabak. Patron yaşıma başıma bakmadan bir tokat patlattı enseme. “Kovuldun,” dedi. Ben kovulacak adam mıyım? “İstifa ediyorum,” dedim. Hem de aç karnına. Dinliyor musun Taş kardeş? Taştan ses çıkıyor senden çıkmıyor yahu. Düğmemle iyi anlaştın. Ayırmam sizi artık.
Ajitasyon yapmak istemem. Yapmam da o da edebiyatçıların işi zaten. Yönetmenler de iyi kıvırır. Fakat Taş kardeş ana da yok baba da boğazıma tık tık… Yok gelmiş yok gitmişler. Ha ha… Babam da yok. En son “Okumak senin neyine?” demişti de başımda kırmıştı radyoyu. Al sana bir boya sandukası, geleni boya gideni boya. Daha sekiz yaşındaydım, sandığı sırtıma verdiğinde. Hey yavrum hey… O kadar ayakkabı geçti önümden. Zengini, bakkalı, fakiri, öğrencisi. En çok da öğrenciye bedava boyadım. Sus! Tabii ki söylemedim o adama. Adam bu kadına da doğurtmuş ardı ardına, vurulmuş başkasına, def olup gitmiş. Def demişken, tef çalmışlığım da var benim. Söylemiş miydim?.. Çıstak çıstak. Düm teke düm teke. Sokakta bir kutunun içine koyulacak üç beş şıngırdayan kuruşlara da muhtaçtım.
Hâlâ muhtacım. Ama kime neye? Neyse şükürler olsun her hâlime… Bu söz de anamdan hatıra kalsın göğsümde. Fakir tesellisi olsun. Şu adam niye bakıyor öyle? Göbeği önde gidiyor. Hâli vakti yerinde.
Gözlerini kısmış. Elleri yumruk. Keli parlıyor güneşte. Şu kadın nasıl da hanımefendi. Asalet dağıtıyor elleri. Görmek istersen çıkarayım seni. Düşme sakın! Cebim de deliktir benim. Bak yıllardır düşmedi yerinden dede yadigârı. Hem arkadaş olduk ya… Ölene kadar. Hatta daha sonra. Var mıdır sence diğer taraf?
Duyuyor musun? Suyun sesini. Kuşlar da eşlik ediyor. Yaklaştık zannımca. Hiç gezmeye gelmemiştim buraya. Piknik mi? Yapmadım ömrümce.
Sana da konuşmuyorsun dedik iyice geveze çıktın ha. Annem mi? En küçüğü alıp gitti başka kocaya. Evlendiğinde çocukmuş o da. Öyle derdi. Büyüdükçe güzelleşmiş. Güzelleştikçe dayak yemiş. Bacıları hiç sorma. Onlar sözlükte yok. Yani anlayacağın taş kardeş, bu hikâyeyi biliyor düğme. Kaldık mı düzlükte?
İşte gözüktü köprü… İyicene dertleştik senle. Bak bu ip hamallıktan kalma. Uçkur niyetine bağlıyorum. İşte buradan bakacağız akıp giden suya. Şu koca taşı gördün mü? Onu alıp bağlayacağım ayağıma. Böylece kurtuluşum olmayacak. Korkmayın sizi de atacağım cebime.
Dur, tutma abi kollarımdan. Sen şu demin yanımdan geçen değil misin? Neden sinirlisin? Bu hanımefendi eşin mi? Yok abi, ne intiharı?
Biraz nefes alacaktım. Düğmemle taşımla. Hiç gezmeye gelmemiştim buraya.
Oturayım da nefesleneyim. İş mi var yanında? Yarın başlayayım mı? Hayır canım benden vasıflısını bulamazsın. İş neydi abi?

