Mitler, sadece Türk toplumunun değil, çağlar boyunca boy göstermiş tüm medeniyetlerin kökeninde bizleri karşılayan yaratılış öyküleridir. En basit şekliyle tanımlarsak; insan davranışlarını ve inanışlarını, kâinatın başlangıcını ve doğa olaylarını anlamlandıran, bir varlığın oluşumunu ve kökeninin ne olduğunu gösteren anlatılardır.

Taş ve kaya unsuru, mitolojik bağlamda bir kültü temsil eder ve Türk mitolojisinde de ilk yaratılan nesnelerden biri olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, Altay Türkleri arasında 19. yüzyılda derlenmiş olan bir yaratılış mitinde, sonsuz bir deniz şeklindeki evrende uçan Ülgen tengri, denizden çıkan taşa oturur ve rahatlar.

Zamana meydan okuyan bir dayanıklılıkla varlığını sürdüren taşlar ve kayalar, insanlar tarafından mutlak bir varlık olarak algılanır. Ve içlerinde kendilerine bu gücü veren bir ruh olduğuna inanılır. Bu nedenle kutsal kabul edilirler. Ancak bu kutsallık, başlı başına taşın kendisine tapınma şeklinde değil de daha çok temsil ettiği ruha ve simgeye atfedilmesi şeklindedir.

Türkler arasında taşın pek çok kullanım amacı ve kullanım şekli vardır. Büyü, dilek, şifa, yağmur ve kar yağdırma birkaç kullanım amacına örnektir. Kullanım şeklini örneklendirmek istersek; taşa el sürme, dereye atma, taş üzerine dua okuma, eve asma, vücuduna sürme ve temas etme gibi ritüelleri belirtebiliriz. En yaygın efsane motifinin ise taş kesilmek ya da taşa dönüşmek olduğunu söyleyebiliriz.

Orta Asya Türklerinde ölen savaşçılar kurgan denilen mezarlara gömülürdü. Ve bu mezarların etrafına, savaşçının öldürdüğü düşmanların uçmağda (öbür dünyada) onun hizmetçileri olacağına inanılan, taşlar üzerine yontulmuş heykeller dikilirdi. Bu heykellere balbal adı verilirdi. Bu taşların sayısının fazlalığı kişinin gücünün ve kahramanlığının da simgesi idi. Balbal kelimesinin yazılı olarak geçtiği ilk ve en önemli kaynak olan Orhun Yazıtlarında açıkça şu ifade yer alır: EÇİM: KaGan: UÇA: BaRDI: BaŞLayU: KIRKıZ: KaKaNıG: BaLBaL: TİKDİM (Amcam kağan ölüverdi. Başına Kırkız kağanını balbal diktim.) Muharrem Ergin’e göre balbal ifadesi, yazıtlarda on bir yerde daha geçmektedir. Görülüyor ki taş unsuru, ölümsüzlük ile de bağdaştırılmıştır.

Bütün evrensel kültürlerde ve semavi dinlerde dahi kutsal kabul edilen dağların, Türk mitolojisinde de önemi büyüktür. Taş ve toprak yığınlarıyla elde edilen kurganların ruhu olduğuna inanılan dağlar, soyların ve boyların ruhunu barındırdığını ve onları kendi atalarıyla buluşturduğuna inanılırdı. Kamlar dağların ruhuna dua eder, kurbanlar ve adaklarla yüceltirlerdi. En önemli kutsallık nedeni de dağların göğe ve Gök Tengri’ye yakın olmasıydı.

Türk mitolojisi ve taş deyince aklımıza ilk gelen ise “Yada” taşıdır. Bu taşın yağmur ve kar yağdırmak, fırtına çıkarmak gibi doğa olaylarını yönettiğine inanılır. Kâşgarlı Mahmud 11. yüzyılda kaleme aldığı ölümsüz eseri Dîvanu Lugât’it-Türk’te bu hava olaylarını değiştirme gücünü ve bu kavramı “yat” olarak niteler ve şöyle ifade eder: “Bu bir tür kamlıktır. Belli başlı taşlarla yapılır. Böylelikle yağmur veya kar yağdırılır, rüzgâr estirilir.” Bu pratiği uygulayan kişilere ise “yatçı”, günümüzdeki kullanımıyla yadacı denir. Kâşgarlı Mahmut eserinde sadece bu bilgileri vermekle yetinmez ve kendi yaşadığı bir anıyı da aktarır:

“Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu Yağma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın çıkmıştı, mevsim yazdı. Bu taş sayesinde kar yağdırıldı ve Ulu Tanrı’nın izniyle söndürüldü.”

Türklere has olduğu su götürmez bir şekilde kabul edilen bu uygulamaya ve yada taşına Çin ve Arap kaynakları başta olmak üzere pek çok tarihi kaynakta rastlamak mümkün. Özellikle orta çağ Arap kaynaklarının, Yada taşının Allah tarafından Nuh Peygambere, onun da oğlu Yafes aracılığıyla oğlu Türk’e ve ondan da oğulları Türklere geçtiğini yazarak bu inanışı İslamiyete uyarladıkları görülür.

Bugün hâlâ Anadolu’nun pek çok köşesinde, yağmur duası etkinliklerinde, “taş” bu ritüellerin başrolü olarak yer almaktadır.

Bu yazı sana ne hissettirdi?