Amcam, kardeşimin boyunu işaretlediğimiz duvara bir süre baktıktan sonra, “Bunları da kapatmak lazım,” dedi. Elinde tuttuğu anahtarla sıvanın kabardığı yeri yokladı. Küçük bir parça yere düştüğünde eğilip yerden almaya tenezzül etmedi.

“Alan adam boş teslim istiyor. Yarın öğlene kadar çıkmış olalım.”

Babam pencerenin önünde sigara içiyordu. Başını çevirmeden konuştu. Tek kelime çıktı dudaklarından. Küçük bir onaylamaydı. Mutfak masasının başında, önüme yığdığım tabakların karşısında oturuyordum. Her birini gazeteye sarıyor, sonra yanlışlıkla ötekilerin altına koyuyor, yeniden çıkarıyordum. Saatlerdir aynı tabakla uğraşır vaziyetteydim.

“Nereye gideceğiz?” diye sordum. Amcam anahtarı avucunda çevirdi.

“Babanla konuşmuştuk bunları.”

“Babam bana bir şey söylemedi.”

İkimiz de dönüp ona baktık. Yüzünde zamanın izleri, titreyen parmaklarıyla sigara tablasındaki külleri çöpe döktü. Gömleğimin omzu güneşten incelmişti. Kumaşın altından teni seçiliyordu.

“Ben birkaç gün arkadaşımda kalacağım,” dedi. “Sen de…”

Cümlesine devam edemedi. Sanki gidebileceğim bir yer vardı. Amcam cebinden katlanılmış bir kâğıt çıkardı. Eşyalardan hangilerinin alınacağını sordu. Buzdolabına bir alıcı bulunmuştu. Çekyatlara da bakacaklardı. Babamın satıştan eline geçecek paranın ne kadarının borçlara gideceğini konuşurken, rakamları alçak sesle söylediler.

Taşınacak bir evimiz olmadığını ilk kez o sırada tam olarak anladım. Eşyaları taşımanın değil, elden çıkarmanın hesabını yapıyorlardı.

“Bir hafta daha,” dedim. “Hiç olmazsa bir hafta.”

Amcam kâğıdı düzeltti. “Biz de yıllardır bekliyoruz. Herkesin ihtiyacı var.”

Sonra tabakları gösterdi. “Kırılacakları iyi sar.”

Onlar salona geçince elimdeki tabağı masaya bıraktım. Gazetenin altında annemin sofra örtüsü duruyordu. Köşesinde çıkmayan çay lekesi vardı. Umutcan küçükken dökmüş, annem yanan elini musluğa tutmuştu. Örtü o gün lekelenmişti. Ben ise önce masayı silmeye çalışmıştım.

“Bırak onu,” demişti annem. “Kardeşine bak.”

Kendime geldikten bir süre sonra dolaptan yanık kremini alıp kızarık parmaklarına sürdüm. Küçücük yüzünden yaşlar akıyordu…

***

Annem hastaneye yattığında kardeşim henüz sekiz yaşındaydı. Hiçbir şeyden haberi yoktu ama küçücük yüreğinde hissettiğini biliyordum. Ben annemle kalacağım için kardeşimi anneanneme bıraktık.

“Uslu dur, anneanneni üzme tamam mı?” Başını usulca salladı. Annemin son kez söylediği bazı şeylerin, söylenirken ne kadar sıradan olduğunu sonradan fark ettim. Kapıyı kilitle. Üşütme kendini…

Üç Eylül sabahı hastane koridorunda ameliyattan çıkmasını bekliyorduk. Herkes oradaydı. Kardeşim her şeyden habersiz, evde anneannemle kalıyordu. Ameliyattan çıktığında hepimiz rahat bir nefes aldık. Hastanede onun yanındaydım. Ağrısı bir türlü geçmiyordu. Hemşireler ilgisizdi. İlerleyen saatlerde nefes alması zorlaştı. Yoğun bakıma kaldırıldı. Çok sonradan öğrendik ki ameliyat sırasında damarı dikilmeyi unutulduğu için iç kanama geçirmişti. Babam beni eve gönderdiğinde bunun bir kâbus olduğuna inanmak istedim. Beklediğimiz yoğun bakım odasının önünde ben onu son kez göremeden toprağa verdik. Onu görmeme izin vermediler. Bir gün yanına babam diğer gün de halam girdi. Ertesi gün onun soğuk bedenini öperek veda edebildim. Mezarlıklardan korkan ben, artık korkmamayı öğrenmiştim. Kalbimin bir kısmı da onunla birlikte gömülmüştü. Son sözü, “Kardeşine bağırma,” idi. Yaramaz bir çocuk olduğu için ona çok kızıyordum. Sözümü pek tutabildiğim söylenemezdi.  Ona annesini artık göremeyeceğini nasıl söyleyecektik? Ben “Melek oldu,” gibi tabirlere her zaman uzaktım. Bu yüzden onun anlayabileceği bir dille önce ölüm kavramını söylemek zorundaydım. Küçücük bedenine sarıldım. Annemizin artık gelemeyeceğini, hasta olduğu için öldüğünü ama bizi hep izleyeceğini, onu kalbimizde yaşatacağımızı anlattım. Çok duygusal bir çocuktu ama öyle büyük tepkiler vermiyordu. Birbirimize tutunmaktan başka çaremiz yoktu. Ben artık ona hem abla hem de anne olacaktım.

Babam, annemin ölümünden sonra alkolün dozunu arttırdı. Çoğu zaman kendinde olmuyordu. Kardeşimi okula götürüyor, beceriksiz hâlimle yemek yapmaya çalışıyordum. Çoğu zaman sağlıksız besleniyorduk. İkimiz de zayıftık. Sabahları önce onun bağcıklarını bağlıyor sonra kendi ayakkabımı giyiyordum. Ders programlarına pek bakmadığı için sırtında tüm kitaplarının ağırlığı oluyordu.

Hayatımıza babamın hoşlandığı bir kadın girdi. Zaten annemin daha kırkı çıkmadan “Evleneceğim,” diye tutturmuştu. Bu benim için çok da sürpriz değildi.

Babamın hayatındaki kadın, babamla incecik olan bağımızı görmüş ve bunun üzerine oynuyordu. İçten içe onu mu suçluyordum bilmiyorum ama içten içe ölenin babam olmasını da diliyordum. Bir evlat için bu çok acımasızca bir dilek olarak nitelendirilebilir ama bir evlat olarak babanızı kadın düşkünü, alkolik ve aşırı sigara içen biri olarak gördüğünüzde ve en yakın arkadaşınız olan, her şeyinizi anlattığınız ve size her zaman kol kanat geren anneniz arasında seçim yapmak zorunda olsanız, siz kimi seçerdiniz?

Evden gitmek zorundaydım ama bunu “Ben ayrı eve çıkıyorum,” diyerek yapamazdım. Bu yüzden tek çare evlenmekti. Evliliği kurtuluş olarak gören her kadın gibi ben de büyük bir hata yaptığımı çok sonra anlayacaktım.

Kardeşime anlayabileceği dille anlattım. Çok mu bencildim? İçine kapandığını görememiştim. Önce kendimi o hayattan çıkarabilirsem onu da çıkarırım sanıyordum.

Kardeşim hafta sonları bize geliyordu. Benimle mutluydu ama hafta içleri kendi başına okula gitmek zorunda kalıyordu. On iki yaşındaydı. Derslerde uyuduğunu, çok ilgisiz olduğunu öğrendim. Bu benim için bir yıkımdı elbette ki. Eşim de ona kötü davranmaya başlamıştı. Tersliyordu. Küçücük yüreğinin ne kadar kırıldığını fark ettiğimde boşanma davası açtım. Ben bana söylediği tüm kötü sözlere katlanabilirdim ama kardeşimi eleştirmesi bardağı taşıran son damlaydı. Yine başladığım yere geri dönmüştüm.

Birlikte yaşamak her şeyi düzeltmedi. Babam değişmedi. Kardeşim büyüdü. Günlerimiz böyle sürüp gitti. O artık lisedeydi. Staj yapıyordu; kendi parasını kazanmaya başlamıştı. Ben evde dayanamayıp Antalya’ya iş bulmak için gitmiş, burada çalışmaya başlamıştım. Bir yolunu bulup onu da yanıma aldığımda birlikte çalışmaya başladık. Çalışma saatlerimiz farklıydı. Hasta olduğunu söyledi. Boğazı acıyordu. Ağustos ayında klima altında, üstü açık uyuyan herkesin başına gelebilecek bir durumdu. Doktora gitti. Antibiyotik verdiler. İlaç kullandıktan sonra kusuyordu. Hâlsizdi. Bir gariplik olduğunu sezince acile gittik. Ensesinde de şişlikler vardı. Cildiyeye gitmemiz gerektiğini söylediler. “İstanbul’a gittiğimizde detaylı baktırırız,” dedim. Olduğumuz yer küçük bir bölgeydi.

İstanbul’a döndüğümüzde hâlsizliği arttı. Beylikdüzü Devlet Hastanesi’nin aciline gittiğimizde bana hematolojiye gitmemiz gerektiğini söylediler. Hayatımda ilk kez duyduğum bir kelimeydi bu.

Sekiz Eylül sabahı Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’ne gittiğimiz sırada yürüyecek mecali yoktu.

Hayatımda ilk kez duyduğum başka bir kelimeyle daha tanıştım.

Periferik yayma.

Akut Miyeloid Lösemi.

Hastalığını öğrenen kardeşim yapay zekâda araştırma yapıyor fakat ikimiz de çok iç acıcı şeyler öğrenmiyorduk. Bağışıklığı düşük olduğu için onu öpemiyor, dokunmaya bile korkuyordum. Sürekli maske takıyordum. Oda içinde ondan uzakta duruyordum. Katater takılı olduğu için acı çekiyor ama ben üzülmeyeyim diye iyiymiş gibi davranıyordu. Her zaman benden daha güçlüydü. Sessizliğinin onu kanser edebileceğini bilmiyordum.

Kanı temizlendikten sonra kemoterapiye başladık. İlk dozu atlattık ama ikinci doz verildiğinde beyin kanaması geçirdi. Doktorlar yaşama şansının düşük olduğu söylediler. O düşük ihtimale tutunuyor, gözyaşlarımı ondan gizliyordum. Tamamen bilinci kapandığında epilepsi nöbeti geçirdi. Yirmi dört dakika. Tam yirmi dört dakika boyunca elini tutup bedenin sarsılmasını izledim. Doktorlar müdahale etmeleri için yalvardım. Onu entübe ettiler ve yoğun bakıma alındı. Artık onunla kalamıyordum. Bilincini kaybetmeden evvel bana doğum günümde hediye alamayacağı için üzüldüğünde, onu alnından öpüp bana en büyük hediyenin o olduğunu söylemiştim. İyileşmesini diliyordum. Doğum günüm için tek dileğim buydu…

Doğum günümden tam dört gün önce onu toprağa verdim. Yirmi dört Eylül… Şüphesiz ki eylül benden hep hayat çaldı.

En zoru arkadaşlarına hastalığından bahsetmekti. İnsanlar nasıl fark etmediğimizi sordular. Grip gibi başladığı için takibim zordu. Düşmeyen ateşi aklıma lösemiyi hiç getirmemişti. Ailemizde kanser geçmişi yoktu.

Telefonunu açık tutmaya devam ediyor, bazen de eski mesajlarımızı okuyorum. Sanki telefonu kapanırsa onunla son bağlantımda yiter gibi hissediyorum. Rüyalarımda hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çoğu zaman o rüyalardan uyanmak istemiyorum.

Annem ve kardeşim aynı mezarda yatıyor. Ruhumun parçalarının da orada olduğunu hissediyordum. Çiçeklenmiş mezarını gördüğümde kardeşimin güzelliğinin burada da devam ettiğini görüyordum. İnsanın mezar taşını sevip öpmek zorunda kalmasının duygusunu kelimelerle anlatmak zor. Kalbinizin de mezar taşına döndüğünü hissediyordunuz.

***

Bu evden ayrılmak demek, kardeşimle olan tüm hatıraların da yitip gitmesi demekti. Amcam gittikten sonra duvarın dibindeki sıva parçasını aldım. Babam çay koyup sigarasını yaktı. Aramızda sessizlik vardı. Gidebileceğim herkesi aradım. Herkesin kendine göre bir düzeni vardı. Ne kadar kalacağım belirsizdi. Sonunda bir arkadaşım bir süre onda kalmama izin verdi. Bir iş bulup ayrı eve çıkabileceğim süre kadar kalabilecektim üstelik. Doğum günümde bir kez daha evsiz kalmıştım.

Her şeye rağmen hayat yeniden başlamaya değer miydi? Tünelin ucunda hiç ışık görmüyorken, direnmek…

Direnmeyip ne yapacaktık? Hayatın acımasızlığı suratıma çarparken gidecek bir yerim olmadığını bile bile yeltenmişlerdi babamın kardeşleri. Hayat gayesinde herkes kendi derdine yanıyor, sahip oldukları çocukları düşünüyorlardı. Kimsesiz kaldığınızda, elinizi tutan biri de olmadığında karanlıkta kalıyordunuz. İki yıl sonra bile benim için görebildiğim bir ışık yoktu. Elimi tutmak isteyen kimseye güvenemedim. Yolun yarısında bırakacaklardı nasılsa.

***

Mezar taşında iki isim yazılıydı.

Nursen YILMAZ

13.06.1970

07.09.2014

Umutcan YILMAZ

17.10.2005

24.09.2024

Koşarak gittiğim tek yer burasıydı. Mezarlarına su dökerken, Yaşadığım hayatı izliyorlar mı? diye merak edip duruyordum. Hani hayatınızda hep mutsuzlukla sınandığınızda iyi şeyler de olurdu ya? Neredeydi onlar?  Kim bilir? Belki vakti değildi. Vakti gelince ben de çiçek açacaktım belki….

Bu yazı sana ne hissettirdi?