Yorgun çocuklardan kalan taşlar üzerine…
Biz biraz erken büyüdük, bunu kimse söylemedi bize. Bir sabah uyandık, evin büyükleri susuyordu. Masada yarım kalmış ekmek, ceplerde hesaplanmış paralar, annelerin yüzünde adı konmamış bir korku. Annelerin gözleri hep böyle mi bakardı? Çocukluk dedikleri belki de büyüklerin sustuğu yerlerden hayatı anlamaya çalışmaktı bizim için. Annelerimizin gözlerinin içine bakardık. Biz yorgun çocuklardık.
Kişisel tarihlerimiz sararmış fotoğraflardan bakıyordu bize. Ben dedemden çok korkardım. Yaramazlık yaptığımda bağırırdı, kızardı. Dedem ne kadar bağırsa da ben dedemi duymadım, tanımadım. Çünkü ben dedemi hep sustuklarından tanırdım, bir de son zamanlarında. Son zamanlarında artık ben yaramazlık yapmıyordum, onun da bağıracak mecali yoktu. Geçmişi film şeridi gibi geçip gidiyordu gözlerinin önünden. Dedem o filmi izlerken, bana da yer ayırdı yan koltuğunda. Dedemin kişisel tarihini izledik beraber. Sahi kişisel tarih neydi ki? Hâlâ hem mutlu edebiliyor, hem utandırıyor, hem de üzüyordu. Kişisel tarih… Bir annenin yarım kalmış gençliği, bir babanın “Biz senin yaşındayken…” diye başlayıp sustuğu cümleler… Biz tarihi önce evimizde öğrendik. Bir ülkenin haritadan ibaret olmadığını, bir krizin sofrada eksilen ekmek olduğunu, bir göçün kapının önünde bırakılmış bir çift ayakkabı olduğunu.
Her kuşak kendinden öncekinden bir taş aldı. Kimi taşıdı, kimi cebinde sakladı, kimi çocuğunun eline verdi. Biz de taşıdık. Bazen koca bir dağ gibi sessiz ve ağırdı. Ama ben yıllar geçtikçe anladım. Bu taş benim için sadece bir yük olmamalı. Evimin temeli ve yolumun başlangıcı olmalı. Tarihte de böyle olmadı mı? Yıkılan şehirlerin taşlarından yeniden sokaklar kurulmuş, kapanan okulların yerinde yeniden çocuk sesleri duyulmuş, göç edenler başka topraklarda yeniden kök salmış. Ama insan her zaman bunca yıkıntının içinden bir avuç taş alıp yeniden başlamayı bilmiş. Biz de başladık. Her sabah. Uykusuz, kırgın ama her zaman umutlu. Ama başladık. Perdeyi açtık, kahve suyunu koyduk, en sevdiğimiz müzikleri ve kitaplarımızı açtık. En önemlisi de sevdik. Başka bir canlıyı, memleketi, geçen zamanı, şiiri, şarkıyı ve hayatı. Belki de bizim en büyük direncimiz sevmektir. Sevgiyle, bize miras kalan taşları duvar yapmak yerine temel yapabiliriz.
Biz kavgayı öğrendik. Çünkü bizden bir önceki kuşaktan devraldık kavgayı. Bireysel kavgalar da vardı ama en yoranı ekmek kavgasıydı, memleket kavgasıydı, gelecek kavgasıydı. Ama ben çocuklarımıza kavga bırakmak istemiyorum. Biz korkuyu tanıdık. Çünkü bizden bir önceki kuşaktan devraldık korkuyu. Evde ebeveynlerimizden korktuk, okulda öğretmenlerimizden… Büyüyünce korkunun adları değişti. Otoriteden korktuk, geleceğimizden korktuk. İşsiz kalmaktan, hürriyetimizden mahrum olmaktan, memleketimizden ayrı kalmaktan, ölmekten… Ama ben çocukların geleceğini korkuyla örmemizi istemiyorum. Onlara “Biz bunları yaşadık, siz yaşamayın,” demek yerine, “Biz bunları yaşadık ve başka türlü bir hayat kurmayı öğrendik,” diyebilmemizi istiyorum.
Çünkü her kuşak kendinden sonrakine bir taş bırakır. Kimi korku bırakır, kimi kavga, kimi kaygı, kimi ise umut. Mesele belki de hangi taşı bıraktığımızdır. Ahmet Telli, “Yorgun çocuklardık. Geçmişimiz kan revan içinde. Yorgun çocuklardık. Geleceğimiz ağıt,” diyerek başlıyordu şiirine. Ve ekliyordu. “Yakıp dursa da bağrımızı hicran. Zemheri ayazında kalsa da güller.Bel bağlamadık sevdadan gayrısına. Ki inandık çıkarıp baltasını topraktan. Törenin gereğini yerine getirecektir sevda.” Hâlâ seviyoruz, seveceğiz. Hâlâ parmaklarımız geziyor sayfalarda, hâlâ çocukların başını okşuyoruz, hâlâ yarına sofrada bir sandalye bırakıyoruz. Biliyoruz çünkü. Biliyoruz ki en ağır taş bile doğru yere konduğunda bir gün eve dönüşür. Ben inanıyorum. Bizden sonra gelecek çocuklar, bizim sırtımızdaki taşlara bakıp “Ne kadar ağırmış,” demeyecekler. “Ne güzel bir temel bırakmışlar,” diyecekler. İşte o zaman bunca yorgunluk ilk kez bir anlam taşıyacak. Belki bizden sonra gelenler, bizim gibi erken büyümek zorunda kalmayacak. Büyüklerin sustuğu yerlerden hayatı anlamaya çalışmak yerine, kendi çocukluklarını yaşayacaklar. Bizim yarım kalan cümlelerimizi tamamlamak zorunda kalmadan, kendi cümlelerini kuracaklar.
Belki de bizim bıraktığımız en güzel taş bu olacak. Korkmadan, kavga etmeden, eksilmeden değil belki ama eksildikçe yeniden tamamlanarak yaşamak. Çünkü hayat bize ne bırakırsa bıraksın, onu çocuklarımıza aynı hâliyle bırakmak zorunda değiliz. Taşıyabilir, dönüştürebilir ve doğru yere koyabiliriz. İyi ki vazgeçmemişiz diyebilmek umuduyla…

