Ruhumun en ücra köşesine kadar uzanan notalar eşliğinde, yürüyüş yapıyordum sahilde. Kulağımda müzik, önümde mavi, içimde huzur, kafamda yeni yazı taslakları, bu resmen bir terapiydi benim için. İnsanın kendine yapabileceği en güzel iyiliklerden birinin, sahilde yürüyüş yapmak olduğuna inanıyordum her zaman. Bu yüzden sıklıkla o iyiliğe layık görüyordum kendimi. Ayaklarım şeffaf suyun içinde kum ile bütünleştiğinde, ben de doğayla bütünleştiğimi hissediyordum resmen. Ve her adımda, daha bir yenilenmiş, daha bir tazelenmiş olarak devam ediyordum yoluma. Yürüyüş terapisinin cevap veren kısmı işte buydu tam olarak. Sanırım ben bir endorfin ve serotonin bağımlısıydım yıllardır. Bu uzun ve vazgeçilmez yürüyüşlerimin başka bir açıklaması olamazdı diye düşünüyorum.  

Antalya’da o rutin yürüyüşlerimden birini gerçekleştirmek için kendimi sahile attığım günlerden biriydi. Tatilde dahi olsam, üşenmeden erkenden uyanır ve kargalar henüz kahvaltısını yapmadan sabah sakinliğinin tadını çıkarırdım doyasıya. Yine kaçırmak istememiştim o dingin zaman dilimini. Etraftaki insan sayısının yok denebilecek kadar az olması, şezlongların nizami görüntüsü, denizin çarşafsı hâlleri, hatta bazen çok daha erken uyanabilirsem, güneşin usul usul merhaba deyişi, hepsi ayrı ayrı iyi geliyordu ruhuma. Doğayla ne kadar vakit geçirirse, o kadar iyileşiyordu insan.

Kulaklarımda ve ruhumda, tam da karşımdaki manzaraya yaraşan Idea 10 yankılanıyordu. Gibran Alcocer sadece piyanonun tuşlarına değil, aynı zamanda insanın ruhuna da dokunuyordu büyük bir ustalıkla. Müzik ne kadar efsunlu bir şeydi. Tıpkı doğa gibi. Kendimi notaların ve doğanın dinginliğine tümüyle teslim etmiş bir şekilde yürümeye devam ederken, denizin usulca dans eden berrak suyu içinde bir taş ilişti gözüme. Bembeyaz, hafif şeffaf, yassı, pürüzsüz, biraz da şekeri andıran bir taştı. Açıkçası taşlara meraklı, toplayıp koleksiyon yapan ya da onları boyayıp sanata dönüştüren biri değilim ama nedense o an, berrak suyun içinde devasa bir inci gibi parıldayan o taşı alıp saklamak geldi içimden. Kısa bir süre daha parlaklığını izledikten sonra, eğilip aldım. Sudan çıkarınca daha da güzel göründü gözüme. İyiden iyiye parlamıştı güneş ışığının altında. Elimle sallayıp suyunu süzdürdükten sonra, ani bir refleksle küçük çantamın içine atıverdim onu.

İzmir’e dönüş zamanı gelip çatmıştı. Her güzel şeyin bir sonu vardı nihayetinde. Ama her son, yepyeni başlangıçlara da gebeydi aynı zamanda. Bu yüzden, bir haftalık tatilimin sona ermesi çok da hüzünlendirmemişti beni. Birbirinden güzel fotoğraflar, neşeli kahkahalar, lezzetli yemekler, eşsiz yakamoz manzaraları, büyüleyici gün batımları, bronz tenim, hepsini yaşayıp tatmış olmak ve heybeme güzel anılar eklemiş olmaktı mühim olan. Tatile dair tek sevmediğim kısım, valiz boşaltmaktı ama her şeyin bir bedeli vardı sonuçta; ödeyecektik eli mahkûm. Tez canlılığım yüzünden, eve girer girmez valizimi boşaltmaya koyuldum hemen. O sırada, yanımda getirdiğim beyaz taş geldi aklıma. Çantamdan çıkarıp, güzelliğini izledim bir süre. Suyun altında değildi ama parlıyordu yine de. Bu tip şeyleri sakladığım pembe kutuya koyarak bir müddet sakladım onu.

Aradan yaklaşık üç ay gibi bir süre geçmişti. Temizlik yaptığım bir gün, onu saklamam gereken sürenin sonuna geldiğini hissettim ve kutudan çıkardım. Yine rutin yürüyüşlerimden birini yaptığım günlerden birinde yanıma alarak, çantamdan çıkarıp bir müddet avucumda tuttuktan sonra İzmir Göztepe sahilinde denize atıverdim usulca. Yoluma devam ederken de şunu düşündüm hep: “Taşın kaderine bakar mısın? Akdeniz sularının dibinde öylece varlığını sürdürürken, bir anda odamda bir kutunun içinde, ardından da Ege’nin incisi İzmir’in berrak sularının dibinde buluverdi kendini. Ait olduğu yerde, evindeydi yine, denizin derinliklerinde, suların içinde.

Nedenini bilmiyorum ama içime bir huzur doldu o an; enerjim yükseldi ve adımlarım hızlandı. Monsieur Seby-Cote D’azur vardı kulaklarımda. Kimseyi umursamadan usulca dans etmek geldi içimden. Dürtüme karşı koyamadım ve hafifçe sallandım. İyi geldi. Bu seyahatten öğrenmem gereken bilgi de beyaz taşta gizliydi demek ki. Belki de bu yüzden almıştım onu yanıma. Sonra kendime şunları söyledim içimden: “Taşın bile kaderi değişiyorsa insan hayli hayli değişir. Yeter ki umudunu kaybetme. Kadersel değişim her zaman mümkündür. An’ın içinden an’lar doğar.” İçimden bunları geçirirken, birkaç adım sonrasında kaderimin mucizevî şekilde değişeceğinden haberdar değildim henüz. Onu da belki başka bir öyküde anlatırım size. Hadi kalın sağlıcakla, taş değmesin ayağınıza. Değecekse de en bilgesinden olsun o taş…

Bu yazı sana ne hissettirdi?