Bazı geceler takvimden değil, bitmek bilmeyen kilometrelerden ve hastane koridorlarından geçer. İnsan bazı geceler yaşlanmıyor; yalnızca bekliyor neyi neden beklediğini bilmeden.

Ben bir hastane koltuğunda, soğuğun insanın teninden içeri girip kemiklerine kadar ulaştığı bir gecede, kendimi yeniden tanıdım. Dışarıda ocak ayı vardı belki. Ama içeride mevsim diye bir şey yoktu. Beyaz duvarlar, floresan ışıklar ve saatin ilerlemeyi reddeden akrep ile yelkovanı vardı. Bir de korku. Sessizce yanımda oturan, kimsenin çağırmadığı ama herkesin tanıdığı o misafir. 

Üşüyordum. Üzerimde kaç kat kıyafet olduğunu bilmiyordum artık. Soğuk, tenimde değildi yalnızca. Ellerimdeydi, dudaklarımda, dizlerimin arasına sıkıştırdığım parmaklarımdaydı. İçimdeydi. İnsan korkunca bedeni kendisinden önce anlıyor bazı şeyleri. Eller titriyor, kalp hızlanıyor, boğaz kuruyor. Ve insan, birazdan duyacağı tek bir cümlenin bütün hayatını başka bir yere taşıyabileceğini düşünüyor. O yüzden beklemek, zamanın en ağır hâliymiş.

Dakikalar geçmiyor. Duvar saatinin ibreleri ilerliyor ama insanın içindeki saat aynı yerde kalıyor. Hastanelerde insanın gözleri başka türlü bakıyor. Her beyaz önlükte bir haber, her ayak sesinde bir ihtimal arıyor. Birinin yüzündeki küçücük değişikliği bile okumaya çalışıyor. Gülümsedi mi? Kaşlarını çattı mı? Neden o kadar hızlı yürüdü? Telaş, insanın zihnini kötü bir yazara dönüştürüyor ve olmamış şeyleri yazıyor. Henüz söylenmemiş cümlelerin sonunu getiriyor, en kötü ihtimalleri birer birer önüne koyuyor. Sonra sen onları düşünmemeye çalıştıkça, hepsi daha yüksek sesle konuşuyor.

Ben hastane kapısından içeri girdiğim o gece kelimeleri unuttum. Eskiden geceleri masallar okur, hikâyeler yazardım. O gece içimde tek bir cümle vardı: Ne olur iyi olsun. Başka hiçbir edebiyatın gücü yetmedi buna. Ne güzel sözler kaldı aklımda ne eski şiirler. İnsan gerçekten korktuğunda bütün kelimeler küçülüyor, geride yalnızca dua etmeye benzeyen birkaç kelime kalıyor.

Ne olur.

İyi olsun.

Lütfen.

Sonra yeniden sessizlik. Ve ben ilk kez anlıyorum: Hastanelerde herkes biraz yetimdir. Çünkü insan sevdiği birinin başına gelecekleri kendi elleriyle durduramayacağını anladığı anda, çocukluğunun en eski yerine geri dönüyor.

Korkmuş bir çocuğa. Elinden tutulmasını bekleyen bir çocuğa. Belki bu yüzden o gece ellerimi birbirine kenetleyip oturdum. Sanki parmaklarımı sıkarsam zamanı da tutabilecektim. Sanki biraz daha güçlü durursam, kötü ihtimaller kapının dışında kalacaktı. Ama korku mantık dinlemiyor. Korku, insanın içine girince bütün kapıları içeriden kilitliyor.

Bir ara sırtımı duvara yasladım. Duvar soğuktu. Garip bir şekilde iyi geldi. Bazen insanın içindeki soğuğu dışarıdaki bir soğukla karıştırmak kolaylaşıyor. Hangisi daha gerçek, ayırt edemiyorsun. O gece anladım ki üşümek yalnızca bedenin sıcaklığını kaybetmesi değilmiş.

Bazen insan bir haberin eşiğinde de üşüyor. Bir telefonun çalmasını beklerken. Bir doktorun kapıdan çıkmasını beklerken. Birinin gözlerinin içine bakıp “iyi” kelimesini duymayı beklerken. Beklemek, insanın içindeki bütün sesleri çoğaltıyor. Ve sonra bir kapı açılıyor. Bir isim söyleniyor. Kalbin bir anlığına göğsünü unutuyor. Dünyanın bütün sesleri susuyor. O birkaç saniyede geçmiş, gelecek, bütün hayatın bir kenarda bekliyor. Çünkü bazı anlarda insanın bütün ömrü tek bir kelimenin içine sığıyor.

Ben o gece kendime şunu söyledim: “Hayat sandığımız kadar büyük bir şey değil.” Bazen bir hastane koridorunda beklediğin bir kapı kadar. Bazen bir doktorun yüzündeki ifade kadar. Bazen sevdiğin bir insanın elini yeniden tutabilme ihtimali kadar. Ve insan, korkunun içinden geçerken bazı şeyleri ilk kez gerçekten sevdiğini anlıyor.

Sonra gece biraz daha derinleşiyor. Floresan ışıklar hâlâ yanıyor. Koridor hâlâ soğuk. Saat hâlâ duvarda. Ben hâlâ bekliyorum. Ama artık biliyorum. Bazı geceler insanı değiştirmek için gelmez. Bazı geceler insanın içinde zaten var olan şeyi ortaya çıkarmak için gelir. 

Benim içimden korku geçti o gece. Soğuk geçti, telaş geçti, bir sürü kötü ihtimal geçti. Ama en çok sevgi kaldı. Sessiz, çıplak, savunmasız bir sevgi, insanın bütün gururunu elinden alan, bütün cümlelerini susturan, yalnızca bir dileğe dönüştüren bir sevgi…Ne olur sabaha çıkalım. Belki de insanın içindeki en eski dua budur.

Sabaha çıkmak. Bir kapının açılması. Bir ses duymak. Bir el tutmak. Ve eve dönerken, gecelerin bütün soğuğunu ardında bırakıp, hayatın hâlâ devam ettiğini fark etmek.

Ben o gece çok üşüdüm. Ama asıl korktuğum, içimde bir daha hiç ısınamayacak bir yer kalmasıydı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?