“Yağmurdan sonra toprak nasıl kokarsa,
bazı anılar da ruhumuzda öyle güzel izler bırakır.”
Biri birine vesile olur, vesile olan gider
Ama sen omuzunda yüklerin, kaybolmuş çocukluğun, yılmış gençliğin, dalgın bakışlarınla, duygularını açığa vurmadığın o gururlu hâlinle olduğun yere çakılı kaldın…
Kalbinin sıcaklığı ile sarmalanıyor ruhum şimdilerde.
Bir çocukluk heyecanı sarıyor içimi, bir yoldan eve dönmüş yatağıma uzanmışım gibi hissettiriyor.
Sanki senelerdir aradığın eksik bir parçamı, yerine koymuşlarda tamam olmuşsun hissi sarıyor kalbimi.
Onu görünce anlıyorsun…
Aslında tüm mesele, konuşmadan da anlaşabilmek.
Birinin tüm tam ve eksik taraflarını bilmek, sebeplerini bildiğin yara izlerinin nasıl olduğunu iyileşme zamanlarına şahit olmak.
Güçlü görünen ruhunun ardında kontrolü elinde tutmaya çalışırken, bileğine bağladığı iplerin incecik bileklerini nasıl kestiğini görüyorsun.
O ipleri balonlara bağlayıp uçurmak istiyorsun.
Her anı, saniyesi saniyesine istemsizce beynimin en metruk köşesine kazınmış hâldeyken yakalıyorsun kendini.
Bazı uçurum kenarlarında neden geçildiğini, peş peşe neden sigaraların yakıldığını, boş bir parka neden uzun uzadıya bakılma, öfkesini biliyorsun mesela; deli bir rüzgâr gibi önüne geçeni kasıp kavuracağını, ama dingin bir liman gibi sakinleşince koşup saklanılacak en yumuşak yer olduğunda biliyorsun veyahut neden her şeyi bu kadar fazla dağıttığını. Biliyorsun dolabını çekmecelerini neden toplamak istemediğini. Tanıyorsun çünkü kafasını toplamadan etrafını asla toplamak istemediğini. Mesela hâlâ bazı valizleri bile isteye bir gün gidecekmişsin gibi boşaltmak istemediğini, küçük bir kız çocuğu gibi sevilip sarmalanmak istediğini, otogarları havalimanlarını asla sevemediğini ama akan bir yolculukta yeşillikleri doyasıya izlemeyi sevdiğini, kahveyi sade çayı demli sevdiğini, süt reçeline peynir batırarak yediğini, can sıkıntısından sürekli atıştırdığını, sevdiği insan doymayınca kendini de aç bıraktığını, kalbini tanıyorsun. Gençliğini biliyorsun, mezarlık duvarı tabirini biliyorsun hatta o mezarlığı, o liseyi; acılarını, iyi evlat olma çabasını, merhametini, ayağına bant yapışmış bir kirpi videosuna döktüğün gözyaşını… Ama hayallerini de biliyorsun, evinin anahtarını hangi cebinde taşımak istediğini biliyorsun. Sonra hangi şehirde yaşamak istemediğini biliyorsun; hani hiç istemediğin bir yerde yasamamak için öylesine, “Ay hiç yaşamak istemiyorum,” dersin ama neyi istemezsen başına o gelir ya bencilce. Diyorum ki “Ay daha çok isteme, İzmir ve ben başına gelelim.” Çünkü bilmiyorsun uzaktan sarmak sarmalanmak ne kadar zor, neyse… Neyi biliyorduk başka, huzurlu bir akşamüstü yağmuru izlemeyi sevdiğini biliyorsun. Gözlerini kapadığında yaşadığı keşkeleri biliyorsun. Kapalı havalardan asla hoşlanmadığını, uykuyu çok sevdiğini, sıcak havalarda bile üstünü örtmeden uyumadığını, açlığını-tokluğunu, uykusunu alıp almadığını, rüyalarını, korktuğu anda büyüyen göz bebeklerini.
Onu her gün bir fazla yeniden tanıyorsun, kalbindeki yeri daha derin, daha kuvvetli bir hâl alıyor…
Ne zaman ona baksam, derinlere dalmış kumu avuçluyor. Hayal kırıklığıyla doldurduğu ellerine bakarak ve nasılsa her defasında avuçlarının boş kalışına şaşırmayı başararak… Bu aymaz şaşkınlık hayal kırıklığını büsbütün kırbaçlıyor. Bir alışsa aslında, bir kabullense… Kıyılarında gezinen denizlerin dibinden sadece kum çıkar. Yıllar evvel kaybolmuş bir define ya da az evvel boynundan kayıp gitmiş bir kolye değil. Daha evvel tanışmış olsaydık ona şöyle demek isterdim:
“Bulursan sevin ama bulamazsan üzülme. Hatta en iyisi hiç arama bile. Hani nasıl her nevi kötü ihtimali bertaraf etmek için uzak tutuyorsun ya kendini benden işte aynı öyle…”
Mesela kendi deliklerini, “Ona yakışmıyor,” diye yamalar yapmaya çalışıyorsun. Bunu ona yakışmak için değil, o kimseye mahcup olmasın diye yapıyorsun… Kedisi bile sevsin istiyorsun; ona kimse zarar vermesin, öyle tepeden tepeden dostluk naraları atmasın. Bana kalsa herkes kendi gibi olsun falan da demeyin. O işler öyle değil. Bazen doğruyu beraber arayıp bulmak gerekiyor, doğru denen şeyi bazen tek başına yapamıyor insan…
Dostlarını tanımaya başlıyorsun, onda ki yerini öğrenmeye başlıyorsun. Nerede oturduğunu, günün hangi saatlerinde ne yaptığını en iyi şekilde biliyorsun.
Cevapsız sorular birikiyor heybende…
Çuvallara basıyorsun düşüncelerini.
Bohçalıyorsun sevgini.
Sonra kavuşmalar burnunun direğini sızlatıyor.
Bir sözde kalarak kavuşmak… Kavuşmaların en güzelidir.
Bavulunu şöyle bir yana koyup sana bir sarılır, dersin ki içinden “İşte, senin için burada olmakla kendim için de buradayım.”
O kavuşma bitiyor, otobüsün merdivenlerini ağır ağır çıkıyorsun. Kalp ağrısını kaçırdığı gözlerinden, titreyen çenesinden anlıyorsun gitme vaktinin geldiğini.
Kalbinin tamamını yedinci ve sekizinci peronda bırakıyorsun, o da yanına alamıyor giderken.
Sana verdiği birkaç mührü, anıları… O kilitli kutuya tekrar koyup, kafanı leş gibi bir otobüs camına dayayıp, otogardan ayrılmayı bekliyorsun.
Kalbimde bastırdığım her bir hisse…
Her bir acıya
Her bir düşünceye
Her bir sarılışa
Selametle…



