Dünya, insanın geçiciliğiyle taşın kalıcılığı arasında sıkışmış ebedi bir kottur. Etin ve kemiğin bu narin, telaşlı macerasında insan, ne zaman ruhunun ağırlığı altında ezilse gözünü yeryüzünün en dilsiz, en sarsılmaz gövdesine çevirir. Taş, toprağın katılaşmış çığlığı, zamanın ise donmuş yüzüdür. Türk edebiyatının bin yıllık nehrinde taş, sadece bir dekor veya yol kenarı sahipsizliği değildir; o, insanın kendi içine fırlattığı sessiz sitemlerin kuyusudur. Biliriz ki söz uçup gitmesin, hafıza çürümesin diye “Bengü taşlara” kazınmıştır ilk hecelerimiz. Bilge Kağan’dan, Kül Tigin’e coğrafyanın çeşitli yerlerine dağılmış yazıtlar, geleceğe sesleniştir. İnsanın kendi fani gölgesini taşın ölümsüz sırtına emanet edişidir. Böylece başlamıştır bu büyük anlatıya.

Halkın hafızasında taş, etten kalplerin taşıyamadığı sırların sığınağıdır. Masalların loş odalarında boy gösteren “Sabır Taşı”, yeryüzünün en fedakâr dinleyicisidir. İnsan, göğsüne sığmayan o zehirli dertleri bir insana anlatsa dünya sarsılır; bilir de gider bir taşa fısıldar. Taş, ah etmez, kınamaz, sırtını dönmez. Fakat insanın kederi öyle bir sınıra dayanır ki etin katlandığı acıya taşın taşlığı dayanamaz; ortasından inceldikçe incelen bir sızıyla çatlar. Taşın çatlaması, insanı aşan bir trajedinin doğadaki en zarif, en mahcup itirafıdır. Bir de çaresizliğin eşiğinde “taş kesilen” bedenler vardır efsanelerde. Orada taş, bir ceza olmaktan çıkar; insanı dünyanın kirlenmiş ellerinden korumak için onu kendi masumiyetiyle mühürleyen kutsal bir zırha dönüşür.

Sarayın yaldızlı pencerelerinden bakıldığında ise taşın kalbi sertleşir, rengi siteme boyanır. Divan şairinin mürekkebinde sevgilinin kalbi “seng-dil”dir; yani merhametsiz bir kaya parçası. Âşık, o katı sükûtun duvarına çarpa çarpa feryat eder, delirdikçe başını taşlara vurur. Saray estetiği, yontulmamış olanı hor görür; sıradan taşı ayaklar altına sererken ancak acıyla işlenip elmasa, yakuta, cevhere dönen taşı baş tacı eder. Sevgilinin köyünün bileği taşlarında şair, kendini bir mücevher gibi parlatırken mertebe üstüne mertebe atlar.

Modern zamanların eşiğine gelindiğinde taş, insanın varoluşsal yalnızlığına tutulan bir ayna olur. Keşmekeşin, hızın ve gürültünün ortasında insan ruhu hırpalanıp eskirken, taş yol kenarında bir bilge gibi sakince vaktini bekler. Modern şair, taşın acı çekmeyen, düşünmeyen ve tam da bu yüzden incinmeyen o mağrur duruşuna gıptayla bakar. Taş, insanın kaybettiği o ilkel ve saf dinginliğin adıdır artık. Ama bazıları için imtihan kapısı, geçmişin yüküdür. Diğerleri içinse taştan yapılmış binaların arasında kalbi taşa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalma riskidir.

Taş bazen üzerine devletin geleceği kazınan kutsal bir ebediyet, bazen sevgilinin merhametsiz göğsü, bazen de dertten çatlayan bir masal kahramanıdır. Söylenen her söz ise aslında insanın kendi içine doğru yaptığı o derin ve sessiz kazının bir parçasıdır. Bizler, ömrü bir rüzgâr fısıltısı kadar kısa olan varlıklar, taşa her baktığımızda kendi içimizdeki gizli coğrafyayı ararız. Etten ve kemikten yaratılmış narin bir varlık olarak, kendi geçiciliğini taşın kalıcılığıyla dengelemek istemiştir.

Bu yazı sana ne hissettirdi?