Çatlakların da bir dili vardır; ustasıysanız duyarsınız.

Tarihi konağın doğu duvarına tırmanan sarmaşıkları kenara çekerken parmak uçlarım pürüzsüz granite temas etti. Yüzyıllık bir nem, taşın gözeneklerinden avucuma sızdı. Ben eski binaların restoratörüyüm. İşim, zamanın dişlediği yerleri bulmak, ufalanan taşları kenetlemek ve unutturmamak. Şehirler yıkılır, insanlar göçer, kelimeler uçar gider ama taş durur. Taş, yeryüzünün ilk tuvali ve insanın zamana karşı bıraktığı tek kırılmaz şahittir.

O sabah konağın bodrum katına inen dar merdivenleri temizlerken buldum onu. Duvarın harcı zamanla dökülmüş, iki iri kesme taşın arasında parmak genişliğinde karanlık bir boşluk açılmıştı. Fenerin ışığını içeri tuttuğumda metal bir parıltı beklemiyordum. Derine saklanmış, üzeri ince bir toz tabakasıyla kaplanmış küçük bir mermer parçasıydı bu.

Dikkatle çıkardım. Avucuma aldığımda bir kemik kadar soğuk ve hafifti. Üzerine keskin bir aletle kazınmış tek bir cümle vardı. “Sığınak, dört duvar değil; bir taşın arkasına sakladığın suskunluğundur.”

Yazının hemen altında belirsiz bir tarih ve bir harf duruyordu. Yüzyıl öncesinden bir kadın eliyle, belki de bu evin mahzeninde korkuyla saklanan biri tarafından yazılmıştı. O an anladım: İnsan, ilk tuvaline çizim yaptığı günden beri aslında aynı şeyi yapıyordu. Var olduğunu kanıtlamak, arkasında dilsiz de olsa bir iz bırakmak istiyordu. Taş, sertliğiyle koruyordu o çığlığı. Sönüp gitmesin, rüzgârda kaybolmasın diye kelimeleri içinde hapsediyordu.

O mermer parçasını saatlerce inceledim. Parmaklarımı kazınmış harflerin üzerinde gezdirdim. Taşın yüzeyi pürüzlüydü ama taşıdığı anlam pürüzsüz bir netlikteydi. O kadın, sesini duyuramayacağını bildiği için kelimelerini taşa emanet etmişti. Çünkü bilirdi ki toprak çürütür, ahşap yanar, kâğıt yırtılır; fakat taş, zamanın dilsiz şahidi olarak kalır.

Akşama doğru duvarın restorasyonunu tamamlamak üzereydim. Harcı hazırladım, eksik parçaları yerleştirdim. Sıra o çatlağı kapatmaya geldiğinde duraksadım. Mermer parçasını yerine koydum. Sonra cebimden kendi küçük çeliğimi çıkardım. Duvarın en derininde kalacak olan ve üzerini harçla kapatacağım başka bir taşın arkasına ben de kendi izimi bıraktım. “Duyuldu.”

Çatlağı sıvayla örttüm. Taşlar tekrar birbirine bağlandı, duvar bütününe kavuştu. Dışarı çıktığımda eylül akşamının serinliği yüzüme çarptı. Konağın ağır duvarlarına son kez baktım. Şehir usul usul karanlığa gömülürken, ben biliyordum. Taşların altında, zamanın eritemediği binlerce insan sesi saklıydı ve onlar sonsuza dek konuşmaya devam edecekti.

Bu yazı sana ne hissettirdi?