Köhne bir apartmanın nem kokan merdivenlerinden ürkek adımlarla çıkarken, birbirlerine bakıp, “Burada nasıl yaşayacağız?” diye fısıldaştılar. Emlakçı, “Merak etmeyin, zamanla alışılıyor,”dediğinde ikisi de kıpkırmızı olmuştu.Hoşlarına giden tek şey apartmanın sessizliğiydi.Daireyegirişkapısınınçelikkapıolduğunugörüncesevindiler.İçeri girdiklerinde ise yine hayal kırıklığı ile birbirlerine baktılar. Dairenin iki odasında da yatak başlıkları kırılmış birer yatak, renkleri değişmiş, kapakları yerlerinden çıkmış birer dolap, çalıştığından emin olmadıkları nuh nebiden kalma birer televizyon. Mutfakta ise iki tencere, iki tabak karşılamıştı onları. Ezgi, Canan’ın gözlerindeki şaşkınlığı görmüş, “Olsun az eşya iyidir.’ demişti. Canan ise, “Bunun için bu kadar ucuzmuş,” dedi. İlk iş eşyaları tamir ettirmişler, zevklerine göre de bir iki eşya ile yaşanacak hâle getirmişlerdi. Emlakçı haklı çıkmış, alışmışlardı gerçekten. İkisi de farklı reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalışıyordu. Ajansların ortak bir reklam projesi üzerinde çalışırken tanışmışlardı. Arkadaşlıkları ilerleyince de ev arkadaşı olmaya karar vermişlerdi. Ezgi çıtı pıtı, becerikli bir o kadar da zeki bir kızdı. Her zaman neşeliydi, en sıkıcı anları bile yumuşatan bir yönü vardı. Daha küçükken anne, babasını kaybetmiş, devlet koruması altında büyümüştü. Canan’ın annesi babası vardı ama yoktu. İki yıldır beraberdiler ve hiçbir sorun yaşamamışlardı. Ezgi her konu da Canan’a yardımcı oluyordu. Yaptığı projelere de katkısı büyüktü ta ki gidene kadar. Çalıştığı şirket onu yurtdışında görevlendirmişti. Gideli altı ay olmuş, o günden beri de Canan hiç bir projede önceki başarılarını yakalayamamıştı. Canan reklam projelerindeki Ezgi’nin katkısının ne kadar büyük olduğunu, onun yokluğunda anlamıştı.  

Cuma günü tam işten çıkmak üzereyken proje müdürü, ‘bir bankayla yapılan, mudileri bankanın özel bir fonunu almaya teşvik edecek bir reklam filmi konulu sözleşmeyi eline tutuşturuvermişti. En basit projelerde bile başarılı olamadığını bile bile, böyle büyük ve pahalı bir projeyi ona vermelerinde kasıt arıyordu.. Bu projeyi de başaramadığını görüp işine son vermeyi mi düşünüyorlardı acaba?

Tüm gece çalıştı, o kadar yorulmuştu ki telleri kırıldığından, içine doğru derin bir kuyu oluşmuş koltukta uyuyakalmıştı. Gözünü açtığında, güneşin ölgün ışıklarının içeri doğru girmeye çalıştığını fark etti. Odadaki rutubet kokusuna, sabaha kadar içtiği sigara kokuları karışmış, mide bulandırıcı bir hâl almıştı. Güneş ışığını içeri alıp, içerdeki ağır kokuyu da dışarı salmak istedi. Gücünü toplayıp, düştüğü çukurdan kalkmaya çalıştı. Neredeyse tüm yer buruşturup yere attığı, kâğıt öbekleriyle doluydu. Onları hırsla tekmeledi, cama doğru yöneldi. İki top kâğıt harcamışım, ancak hâlâ bir reklam filmi projesi bulamadım. Babam haklıydı belki de diye düşündü. Camı açtı, güneşin içeri girmesiyle odadaki toz ve duman birleşti, havaya doğru bir yol oluşturdu. Dağıtmak için elini sağa sola savurdu.Dudakları titremeye, gözleri seyirmeye başladı. Kendini çaresizce koltuğun kuyusuna yeniden attı. Ağlamaya başladı.

“Ne o yine titreme, seyirmeler? Ağlama öncesi sinyallerin çalıştı. Ağlamaya da başla hemen. En ufak engelde ağlıyorsun zaten. Senin akranların taşı sıksa suyunu çıkarıyor. Sen kum tanesi gibi ilk rüzgârda kaybolup gidiyorsun. Tek başına hiçbir iş yapamıyorsun. Hep biri yapacak, yardım edecek. Utanıyorum senden, ağlayıp durma karşımda ya da git odanda ağla! Beceremedin, taş gibi olmayı beceremedin!” Babası karşısında burnundan soluyarak  konuşuyor, ağzından çıkan tükürükler sağa sola savruluyordu. Oysa babasını beyninin en ücra köşesine kilitlemişti. Yıllar olmuştu varlığını unutalı. Bugün yine karşısına dikilmişti, belli ki kilit açılmıştı. Sehpanın üzerindeki kirli bardağı alıp, tüm gücüyle babasına doğru fırlattı. Bardağın şangırtısıyla babası kayboldu. Derin bir nefes aldı, aklına gelen ilk senaryoyu yazarak dosyayı kapattı. Ne olacaksa olsun artık, diye düşündü. Bir an evvel gidecek, sunumunu yapacaktı. Duş almak bile içinden gelmedi. Hazırlandı ve parfümü üzerine boca etti. Beynindeki kalabalığı ve hazırladığı projeyi yanına alıp, işyerine doğru yola çıktı.

Ofise girdiğinde parfümünün yoğun kokusu tüm bakışları üzerine toplamıştı. Olacakları düşününce dudakları titremeye, gözleri seyirmeye başladı. “Şimdi değil, şimdi değil,” dedi. Derin bir nefes aldı bir süre içerisinde tuttu, var gücüyle bıraktı. Kendinden eminmiş gibi görünerek toplantı odasına girdi. Proje müdürü ve masadaki herkes ona bakıyordu. Bir mucize ile geldiğini sanıyorlardı herhâlde. Yerine geçti, hazırlığını yaptı ve hızla projesini anlatmaya başladı. Herkesin imalı gözlerle birbirlerine baktıklarını ve bıyık altından güldüklerini görebiliyordu. Proje müdürüne bakmamaya çalışıyordu. Şakaklarında oluşan ter damlaları süzülerek, yüzünden aşağı doğru iniyordu. Peçete aldı. Terini silerken telaştan dosyayı elinden düşürdü. Uçuşan kâğıtlar odaya dağıldı. Toplamaya başladı, masanın altındaki kâğıtları almak için eğildi. Bir mucize olsa da kaybolsam, diye düşündü. Odada çıt yoktu, masanın altından çıkarken başını vurdu. Aynı anda odanın kapısı da vurulduğundan kimse bu durumu farketmemişti.

“Giiiir,” dedi müdürü.

Seda Hanım içeri geldi,

“Kusura bakmayın efendim, Canan Hanım’ı annesi arıyor. ‘Toplantıdalar,’ dedim ama çok acil diye ısrar etti.”

Canan, “Ohh, yine annem kurtardı beni” diye sevindi ama babası karşısında belirdi.

“Bırak şu çocuğu, kendi başına bir şeyler başarsın hanım. Her ağladığında sorunlarını çözme. Tek başına kalınca ne olacak?” diyordu. Yıllar önce tek başına ayakta kalabildiğini ispatlamak için kapıyı vurup çıkmamış mıydı o evden? Okumak için şehir değiştirmemiş miydi? Zorlansa da bitirmemiş miydi okulu? Tamam, kabul o zaman da Asım yardım etmişti ona. O olmasa da bitirebilirdi okulu. Bitirebilir miydi gerçekten? Neyse bitmişti okul, iş sahibi de olmuştu, iyi de gidiyordu. Keşke Ezgi gitmeseydi.

 Proje müdürüne baktı, eliyle “çık” işareti yapıyordu. Konuşmaya gerek kalmamıştı belli ki!

“Efendim anne, bu kadar acil ne olabilir?”

“Kızım ba…  ba… baban…”

“O adam ile ilgili hiçbir şey duymak istemiyorum, demiştim sana.”

“Kızım baban ölüyor, gelmelisin. Bir süreliğine olanları unutsan yavrum?”

“Gelemem anne, o taş kalpli adamı…” Cümleyi tamamlamadan telefonu kapattı. Toplantı odasına döndü. Odada kimse kalmamıştı. Proje dosyası da üzerinde bir notla masanın orta yerine bırakılmıştı. 

Notta, “Son zamanlardaki çalışmalarınızdan memnun kalmadığımı belirtmek isterim. Bir kaç gün izin alın, dinlenin, bu projeyi de sizden alıyorum. Umarım dinlenmiş olarak ve parlak fikirlerle dönersiniz. Aksi hâlde…” Taş kalpli adam, üç nokta koymuş, gerisini sen tamamla, diyor.Tamamlarız biz de,diye düşündü. İznini aldı, elindeki dosyayı ilk gördüğü çöp sepetine, kendisini de dışarı attı. Biraz hava almak için deniz kenarına doğru yürüdü. Bir banka oturdu, mis gibi deniz kokusunu içine çekti. Kumsala indi, ayakkabılarını çıkarıp eline aldı. İnce kumlar üzerinde, dalgaların köpükleri arasında yürümeye başladı. Ayaklarındaki rahatlamanın bedenine yayıldığını hissetti. Ama bu rahatlamada uzun sürmedi, acıyla irkildi. Tek ayağının üzerinde sekmeye başladı. Acıyan ayağını kaldırdı, baktı, sivri bir taş batmıştı. Binlerce dalganın darbesine maruz kalmış taş, eriyip kaybolmak yerine sivrilmiş ve ayağına batmayı başarmıştı. Taşı eline aldı evirdi, çevirdi öfke ile tekrar suya fırlattı.

O an annesinin telefondaki ağlamaklı sesi geldi aklına. Onları ziyaret etmem için yalan söylüyor bence, diye düşündü. Yine de içten içe babasını özlediğini hissediyordu. Bu duygular Canan’ı kızdırdı. Üzerindeki takım elbiseye aldırış etmeden kumsala uzandı. Dalgalar bu kez tüm vücudunu yalayıp geçiyordu. Dalgalar kabardı, öfkesi de kabardı. Etrafındaki şaşkın bakışlara aldırış etmeden uzanmaya devam etti. Gözünden süzülen yaşlara da engel olamıyordu artık. Ya gerçekse? diye düşündü. Doğruldu, üzerinden süzülen sulara aldırış etmeden, elinde ayakkabılarıyla sendeleyerek evine yürüdü. Yol boyu onu görenler kenara çekiliyor, öylece ardından bakıyorlardı. Yine aldırış etmedi.

Ertesi gün annesini arayıp geleceğini bildirdi. Annesinin sevinçten çığlık atmasını bekliyordu. Ama sesinde bir gariplik vardı. Bir şeyler söylemeye çalışsa da becerememişti. Zaten Canan’ın aklında kalan tek cümlede  “çabuk gel” olmuştu. Otobüse bindiğinde başını cama dayadı çevreyi seyre daldı. Gördükleri bir şey ifade etmiyordu. Dört saat aynı pozisyonda kalmış, molada bile inmemişti. İndiğinde ayaklarının karıncalandığını fark edip, bacaklarını sallaya sallaya bir kaç tur attı. Çantasını aldı, doğduğu evin yolunu tuttu. Evlerinin bulunduğu sokağa döndüğünde, eski toprak yolun yerine kaldırım taşı döşendiğini fark etti. Bakkala, manava selam verdi. Dursa konuşacaklardı ama durmadı. Kelimeleri ağızlarından çıkmadan öylece kalakaldılar. Yine aldırış etmedi. Tek katlı evlerinin bahçe kapısına geldiğinde eve giden yolun iki tarafına da taş döşendiğini fark etti. Taş kalpli adam taşları gözüme sokmak için her yere döşemiş, diye düşündü. Kapının önünde “Depresif Cam Gülü” büyükçe bir taşın üzerinde yatıyordu. Kedisi daha yavruyken camın kenarında akşama kadar dışarıyı seyreder, dışarı çıkması için zorlanırsa agresifleşirdi. O yüzden ona bu ismi takmıştı. Mırlaya mırlaya gelip paçalarına sürtünmeye başlayan kediyi kucağına aldı. “Heyy, sende mi taşları sever oldun cam gülü?” diye okşadı.

O sırada bahçedeki taziye çadırını ve içinde oturan kalabalığı fark etti. Annesi giriş kapısını açtığında, antrede üst üste yığılmış ayakkabıları da gördü. Az önce kedisinin kalktığı taşa bıraktı kendini. Annesi ağlamaktan şişmiş gözlerle ona baktı. Sarıldılar ağladılar, ağladılar sarıldılar. Bir süre sonra eve girdi, kalabalığın arasından atlaya atlaya odasına geçti. Bakışlara yine aldırış etmedi. Kalabalık dağılana kadar da çıkmadı odasından. Akşam olupta herkes evine gidince, ana kız baş başa kaldılar.

Babası, annesinin aradığı günün gecesi vefat etmiş. “Helalleşmek istemiş, bana kırgın değilmiş, sakın üzülmeyecekmişim.” Annesi ard arda bir sürü şey sıraladı. Canan dinledi, ağzını açıp tek kelime söylemedi, söyleyemedi. Annesi yatak odalarına gitti, elinde bir zarf ile geldi. “Baban bunu sana vermemi istedi,” dedi. Canan zarfı aldı odasına çekildi. Mektubu açtı okudu. Okudukça dudakları titremeye, gözleri seyirmeye başladı. Yatağa attı kendini, hıçkıra hıçkıra ağladı, ağladı… Uzun bir süre sonra tekrar doğruldu. Mektubu yeniden eline aldı.

Taş gibi ol, taş kalpli ol diyordum ya kızım sana, böyle derken; Rüzgâra, yağmura, şiddetli dalgalara dayanan taşlar gibi ol, hayattaki engellerde hemen yıkılma, taş nasıl şeklini korumak için direniyorsa sen de değerini koru, kimsenin değerini kaybettirmesine izin verme. Biri yardım etsin diye beklemek yerine, her darbede yeniden doğ. Taş işleniyor, şekil değiştiriyor ama iç yapısını hiç bozmuyor. Dimdik, her defasında yeniden başka bir şekilde doğuyor, sen de öyle ol, demek istedim. Ama diyemedim, nasıl anlatılır bilemedim. Affet beni kızım. Taş kalpliyim ama zalim değilim. Baban seni çok seviyor. Her zorlanmanda ağlama sinyallerini de çalıştırma. Haa! unutmadan ilk fırsatta da o rutubet kokan evden çık yavrum.

Taş kalpli baban

İlk kez dudaklarının titremediğini, gözlerinin seyirmediğini hissetti. Sonunda sinyalleri kontrol etmeyi başarmıştı. Odadan çıktığında daha güçlüydü artık. Babasının ne yapmak istediğini anlamıştı. Koşarak mezarlığa gitti. Son kez ağlıyorum babacığım. Söz veriyorum taş gibi olacağım. Keşke yaşarken daha doğru bir iletişim kurabilseydik, anlayabilseydim seni,” dedi. Mezardan bir taş aldı. Okşadı, okşadı, cebine koydu. Artık daha güçlüydü, önüne çıkan engellerde kum tanesi gibi rüzgâra kapılmayacaktı.

İşyerini arayıp elinden alınan projenin sunum gününü öğrendi. Baba ocağında birkaç gün daha kalıp sunuma hazırlandı. Annesi ile vedalaştı. “Projeyi başarıyla sunup ziyaretine geleceğim,” dedi. Evine dönmek için otobüs terminaline giderken bakkala, manava selam verdi, sohbet etti. Otobüste yine camdan dışarı baktı, bu kez  manzarayı fark etti, gülümsedi.

Sunumun yapılacağı gün hazırlanıp ofise gitti. Kimse onun döneceğini beklemiyordu ki! Onu görünce şaşırmışlardı. Toplantı odasına girmek için izin istedi ve bu kez gerçekten kendinden emin bir şekilde girdi. Sunumun sonunda söz istedi.

“Bir de benim reklam metnimi dinlemenizi rica ediyorum,” dedi. Canan’ın bu tavrı karşısında herkes tuhaf bir şekilde baktı. Bu bakışlara da aldırış etmedi.

Ekrana, hazırladığı reklam filmini aktardı. Piyasa dalgalanmalarını grafiklerle anlatıyordu. grafiklerdeki inişlerde kum tanecikleri ekrana geliyor savrulup yok oluyordu. Bankanın fonlarına ilişkin inişlerde bir taş silüeti çıkıyor ve her türlü dalgalanmaya karşı kendisini koruyordu. Diğer fonlardaki inişlerde, savrulan kum tanecikleri de bu taşa tutunuyor, taşı büyütüyordu.Ardından ekrana, “Gelin birikimlerinizi …Fonunda değerlendirelim. Piyasalardaki sert inişlere meydan okuyalım.” sloganı beliriyordu. Sunumun sonunda alkışlanırken o, avucunun içerisinde ki taşın sıcaklığını hissediyordu.

Bu yazı sana ne hissettirdi?