Sene 11 Şubat 1929.
Beyoğlu’nda bir pastane.
Kalpleri yerinden fırlayacakmış gibi atan iki genç…
Bedia ve Niko.
Büyükada’daki gizli bakışmalardan sonra ilk buluşma nihayet gerçekleşir.
Niko bu buluşmaya o günün uğruna inanarak on bir çiçekli bir buketle gelir.
Bedia Hanım, kışlarını İstanbul ‘da, yazlarını da Büyükada’da geçiren zengin bir ailenin kızıdır.
Niko ise Büyükada’da yaşayan İstanbullu bir Rum delikanlısıdır.
Aşklarındaki ilk engel Bedia Hanım’ın babası olur. Bu evliliğe karşı çıkan babasını üzmemek için on beş yıl boyunca ilişkilerine gizli buluşmalarla devam ederler.
Babasının ölümünden iki yıl sonra nihayet evlenirler.
Bedia Hanım artık çok mutludur, Niko’suna kavuşmuştur.
Ne var ki o kara güne kadar… 1954 yılında çıkan bir kararla, Yunanistan pasaportlu Türkiyeli rumların, iki ay içinde, sınırlı birkaç eşya ile ülkeyi terk etmesi istenir.
Bu kararla Niko da gitmek zorunda kalır.
Bedia Hanım, eşi Niko Cavuri’nin 1954 yılında Türkiye ‘den apar topar gönderilmesinin ardından çok sevdiği adasından ayrılmak zorunda kalır.
Üç ay sonra Bedia Hanım Büyükada’daki konağı kapatıp, Atina’ya gider.
Her ne kadar Niko’sunun yanında olduğu için mutlu olsa da İstanbul ‘u, adayı hep çok özler.
1955 yılının Haziran ayında günlüğüne şu satırları yazar:
“Bu sabah uyanınca kendimi adada zannettim. Deniz ve çam kokusu bana adadaki evimizin bahçesini hatırlattı. Galiba adayı çok özledim. Kimbilir Niko da ne kadar hasretini çekiyor bahçesinin, fakat belli etmiyor.”
25.06.1955 Lutraki
Sonrasında Bedia Hanım Atina’da vaftiz olur ve “Agapi” (sevgi anlamına geliyor) adını alır.
Bir kaç yıl sonra Niko’nun işleri bozulur ve bu yüzden 1967 yılında Büyükada’daki konağı satmak zorunda kalırlar.
Ada ile son bağları da böylece biter.
Bedia Hanım adasını ve İstanbul’u hiç unutamaz. Eşini kaybettikten sonra, uzun bir süre kendine gelemez.
Bu evlilikte çocukları da olmamıştır.
Niko’ nun ölümünden sonra, her on bir Şubat’ta on bir çiçekli buketiyle Niko’sunu bekler.
Son nefesine kadar parasızlık içinde yaşayan Bedia Hanım’a son günlerinde, “Bir şey ister misiniz?” diye soranlara, “Ölümü,” diye cevap verir…
Çünkü o Niko’suz nefes bile alamaz.
Bir süre sonra, sahip olduğu her şeyi bağışladığı huzurevinde hayatını kaybeder.
Geriye albümleri ve altmış beş yıl aralıksız tuttuğu günlükleri kalır.
Ve bir de başucundaki kristal vazoya ıslanmış on bir çiçekli buket…
Bu hüzünlü aşk hikâyesinden yine anlaşılıyor ki aşkın önüne ne devlet, ne siyaset, ne de kanun geçemiyor.
Bu durum tarih boyunca tekerrür etmiştir.
O dönemin tüm nahifliği, tüm renkleri menfi amaçlı lobiler yüzünden yerle yeksan edilmiş ve nihayetinde bu ülkenin tarih sayfasına kara harflerle yazılmıştır.
Bu şehir, tüm gidenlerle kendi gerçek kimliğini de kaybetmiştir ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır.
Geriye söylenecek tek bir şey kalıyor…
Sevgi hep var olsun, aşk hep var olsun.
Bedia ve Niko’ya selam olsun.

