Metin çalıların arkasına saklandı. Dereye yüzmeye giden abisini ve arkadaşlarını takip ediyordu.

“Abi lütfen ben de geleyim, hiç sözünden çıkmam.”

“Olmaz, derenin en azgın zamanı, seni kollayacağım diye ben eğlenemem. Hem babam kızar.”

“Sana kızmaz, lütfen ben de geleyim.”

“Hadi Muzaffer geç kalıyoruz, çocuk mu eğleyeceğiz?”

Arkadaşı Arif’in sert çıkması ile Muzaffer yola koyuldu. Onlar biraz uzaklaşınca Metin arkalarından takip etmeye başladı. Muzaffer dönüp dönüp arkasına bakıyordu. Metin ya bir duvar arkası veya bir çalı dibi bulup saklanıyordu.

Grup biraz uzaklaşınca saklandığı çalının arkasından çıktı. Bastığı yerlere dikkat ederek, ağaçların arkasına saklanarak yürümeye devam etti. Temmuz sıcağında çalı çırpı iyice kurumuştu. Bastığı yerlerden çıtır çıtır sesler geliyordu. Hasan’ın geriye döndüğünü fark edince hemen kendini yere attı. Dizi bir taşa çarptı. Canı yandı. Dişlerini sıktı, ellerini yumruk yaptı ama ses çıkarmadı. Yattığı yerden elini uzatıp, dizini ovuşturdu. Pantolonun dizinde eline bir ıslaklık geldi. Pantolonun yırtığından eli dizine değdi. Allah kahretsin hem dizim kanadı hem pantolon yırtıldı. Annem kızacak. Zaten hep bana kızsınlar. Annesi geldi gözünün önüne.

“Akşam oldu, nerede kaldın Metin? Sen hep top peşinde koş, abin derslerini bitirdi bile. Şu hâline bak, kan ter içinde kalmışsın. Aman pantolonu da yırtmışsın.”

Bir ana evlat ayırır mı? Ayırır, Muzaffer bir numara. Muzaffer yakışıklı, Muzaffer akıllı. Babaannemin bile Muzaffer’i görünce yüzünde güller açar. “İlkim, mülküm, samur kürküm,” diye sever abimi.

Muzaffer ağız mızıkası ile “Sen gülünce güller açar Gülpembe, bülbüller seni söyler, biz dinlerdik, Gülpembe,” şarkısını çalmaya başladı. Arif de ıslık ile eşlik ediyordu. Yavaşça yattığı yerden kalktı. İlerdeki ağaca kadar parmağının ucunda yürümeye başladı. Kuruyan bir dal ayağının altında kırıldı. Çıt. Hasan geriye döndü. Mızıka ve ıslık sustu. Yakalanmıştı.

Muzaffer yerden bir taş aldı. Metin’e fırlattı. Taş Metin’in kolunu sıyırdı geçti. Metin kolunu tuttu. Muzaffer koşarak yanına geldi. Metin’in yüzüne bir tokat attı. Yakasından tutup, sarstı.

“Ben sana geri dön demedim mi? Buraya kadar niye takip ettin bizi? Hemen geri dönüyorsun.”

Abisinin gözünden ateşler çıkıyordu.

Metin büzüşmüş, bir eliyle tokat yediği yanağını tutarken, diğer kolunu havaya kaldırarak gelecek tokatlardan kendini korumaya çalışıyordu. Yanlarına gelen Arif araya girdi. Muzaffer’i kenara çekti.

“Buraya kadar bizi takip ederek gelmiş. Geri gönderirsen yolda kaybolur. Olan olmuş artık, bizimle gelsin,” dedi.

Hasan da başı ile onayladı. Muzaffer sinirini alamamıştı. Metin’in kıçına bir de tekme savurdu.

“Düş önümüze baş belası, sana evde soracağım. Söz dinlememek neymiş göstereceğim.”

Metin ezile, büzüle yürümeye başladı. Dizi kanamış, acıyordu. Tekme yeri de acıyordu. En çok da kalbi acıyordu. Arif ve Hasan abilerin önünde dayak yemişti. Keşke Arif abi benim abim olsaydı. Merhametsiz beni geri gönderecekti.

Gençler kendi aralarında konuşarak yürüdüler. Metin ise arkalarından yürürken, kendi içinde muhasebe yapıyordu. Ne zaman anneme abimi şikâyet etsem, dövdü desem, “Hak edecek ne yaptın acaba?” diye beni suçlar. Hiç biricik oğluna toz kondurmaz. Tavuğun budu Muzaffer ile babama düşer. Yumurtanın irisi, meyvenin tazesi, yemeğin etli yeri hep Muzaffer’e, hep Muzaffer’e! Babamın zaten gözü abimden başkasını görmüyor. Muzaffer’im de Muzaffer’im, başka laf bilmez. Sanki şehzadesi, tahta o geçecek.

Nihayet dereye geldiler. Dere güldür güldür akıyordu. Arif ve Hasan neşe içinde kot pantolonlarını, tişörtlerini çıkardılar. Muzaffer soyunurken Metin’e döndü. İşaret parmağını sallayarak, tehditkâr tonda konuştu.

“Şu ağacın altına otur ve hiçbir yere kıpırdama. Anladın mı beni? Dereye falan da girmek yok.”

Metin, “Ama abi…” dedi, Muzaffer gözlerini dikince devamını getiremedi. Boynunu büktü, ağacın altına oturdu.

Muzaffer koşarak dereye girdi.

“Ohhh, su çivi gibiymiş oğlum,” dedi.

Gençler suda şakalaşıyorlar, birbirlerine su atıyorlardı. Metin ağacın altında, ellerini dizlerine dayamış oturuyordu. İçi kan ağlayarak gençleri seyrediyordu.

Şu derede boğulursun inşallah. Ne olurdu bir kere de ben girseydim dereye? Gözü yırtılan pantolonuna takıldı. Bir de abisinin yepyeni pantolonuna baktı. Her şeyin yenisi Muzaffer’e, onun eskileri Metin’e. Muzaffer’in kazağı, Muzaffer’in ayakkabısı, Muzaffer’in eski bisikleti, doğduğumdan beri yeni hiçbir şeyim olmadı. Muzaffer akıllı, Muzaffer takdir aldı. Muzaffer doktor olacak. Metin ne olacak? Hep Muzaffer’in gölgesi olarak kalacak. Metin iyice kendi kendini doldurmuştu. Uzandı, yerden abisinin çıkardığı pantolonu aldı. Üzerine tuttu. “Güzelmiş,” dedi. Pantolonun paçalarını düğüm yaptı. Yerden aldığı taşları pantolona doldurdu. Abisinin arkası dönük olduğu bir ânı kolladı. Kot pantolonu derenin hızla akan yerine fırlattı. Pantolon biraz suyun içine battı ama akıntı ile sürüklendi. Gençlerin yanından hızla geçen pantolonu Arif farketti.

“Oğlum tut pantolonu, pantolon gidiyor.”

Üç genç pantolonun peşinden, akıntıya doğru yüzmeye başladı. Onlar pantolonun peşine düşünce Metin üstündekileri çıkardı. Dereye doğru yürüdü.

Bu yazı sana ne hissettirdi?