“Şu hastane kokusundan nefret ediyorum. Duvarlara sinmiş ilaç kokusuna karışan, idrar, kusmuk kokusu, üstüne bir de yemek kokusu…” Gülsüm söylenerek pencereyi açtı. Temiz bahar havasını içine çekti. “Oohh dünya varmış. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Yoksa dayanmak zor.” Yüzünü okşayan rüzgârlar, anasının kokusunu getirdi aklına. Hastanenin bahçesindeki ağaçların yaprakları rüzgârda usul usul dans ediyorlardı. Ay ışığı vuran yapraklar, denizdeki yakamozlar gibi parlıyordu. Gülsüm başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Her zamanki alışkanlığıyla yıldızlarla dertleşmeye başladı. Yıldızlar, ışıl ışıl göz kırpan yıldızlar, yıllarca baktım size. Annem de aynı yıldızlara bakıyor diye. Sizlerle anlattım derdimi, sırdaşım oldunuz. Anneme gülücükler gönderdim. Artık annem de bir yıldız oldu. Biliyorum, aranızda şimdi. Derin derin nefes aldı. Anneciğim, kokun geliyor burnuma. Uzaklardan rüzgârla gelen bu müziği duyunca burnunun direği sızladı. Bu şarkı annesi için her gece yıldızlara bakarken söylediği şarkıydı. Müziğe eşlik ederek, şarkının sözlerini mırıldandı.
Ne mektup geliyor, ne haber senden.
Söyle de bileyim, bıktın mı benden?
Her akşam güneşin battığı yerden,
Gözlerin doğuyor gecelerime.
Gülsüm yataktan yatan yengesine baktı. Ayşe Hanım uyanıyor galiba; kuşun kanadından üşüyor. Pencereyi kapatayım. Kıpırdanmaya başladı işte. Söylenerek pencereyi kapattı.
“Bir şey mi istiyorsun yenge?”
“Su.”
“Veriyorum hemen.”
Gülsüm komodinin üzerindeki şişeden bardağa su doldurdu.
“Dur başını elimle destekleyeyim şöyle, yavaş iç, tamam ağzını da silelim peçeteyle.”
Ayşe Hanım iki üç yudum su içtikten sonra, Gülsüm’ün su bardağını tutan eline dokundu. Gülsüm birden irkildi.
“Ne var, ne oldu yenge, elimi neden tutuyorsun?”;
“Hakkını helal et, Gülsüm.”
Aman Allah’ım, onca tedavi, onca ilaç boşuna mıydı ? Elimi tuttuğu anda beynimden, ayağıma kadar yıldırım çarpmış gibi oldum. Saç tellerim diken diken. Travmam geçmemiş, demek ki. Gülsüm büyüyen gözleriyle ellerine baktı. Ellerim tekrar kanar mı? Ellerim daha yeni iyileşti. Elimi ilk kez böyle tuttuğunda annemden, kardeşlerimden, köyümden ayrılmıştım. O gün ne kadar çok ağlamıştım. Elinden kaçıp kaçıp anneme koşmuştum. Annem de ağlıyordu. Gözyaşlarını yaşmağının ucuyla siliyordu, canım anam. Kız kardeşlerim annemin eteğinden tutmuş, bacağının iki yanından olanları korku dolu gözlerle izliyorlardı. Küçük Arif kucağında ben ağladıkça o da ağlıyordu. Yaşadıklarım bir film sahnesi gibi, hâlâ rüyalarımda o ânı görüyorum. Annemin arkamızdan koşup gelmesini bekledim. Kızım, yavrum diye sarılıp öpmesini, “ Bırakmam kızımı.” diye elimden tutup geri götürmesini… Geriye baktığımda, annem eski ahşap evin açık kapısı önünde ayakta, bir mermer heykel gibi duruyordu. Nasıl vazgeçebildin benden anne? “Senin iyiliğin için” dediler hep. Gerçekten öyle mi oldu ? Okuyup dayım gibi öğretmen olacaktım. Beni evlat edinip okula yazdırdılar. Ama evlat mıydım, besleme mi ? Küçücük yaşta tüm ev işleri, bulaşık, çamaşır yavaş yavaş üzerime kaldı. “Yaptığın banaysa , öğrendiğin kendine,” derdi yengem hep. Neden küçük kardeşlerim değil de ben evlat edinildim diye çok sordum kendime. Sonra sonra anladım nedenini. Büyümüş, işe yarar hale gelmiştim. Bebek alsalardı, soğuk kış gecelerinde kim sıcak yatağından kalkıp mama hazırlayacaktı? Kim hastalanınca sabahlara kadar çocuğun başını bekleyecekti? Kim bez yıkayacaktı? Yengem mi? O hep işini bildi hayatta. Gülsüm hazır yetişmiş… Ne bir daha annemi gördüm ne de öğretmen oldum. Hayatım askıya asılmış, giyileceği günü bekleyen elbise gibi gardırobun kuytularında eskidi.
“Gülsüm daldın, bir şey demedin?”
Gülsüm yengesinin sesiyle daldığı geçmişinden sıyrıldı.
“Hıı… Böyle lafların sırası değil, iyileşeceksin yenge.”
“Yok ,yok hiç ümidim yok. Çok hakkın geçti Gülsüm, sana anne de olamadım.”
Gülsüm’ün içinden hakkını helal etmek gelmiyordu. Konuyu değiştirmek istiyordu.
“Ben şu idrar torbasını boşaltayım.”
Helal olsun mu? Nasıl helal edeyim? Liseyi bitirdiğim yaz yine tuttu elimi. Tutmaz olsun elimi. Ne zaman elimi tutsa felaketim oldu. Kardeşi Salih ile evlendirdi beni. Öğretmenlik hayallerim tuzla buz oldu. Hem dayım da böyle istiyormuş. Bak bak, laflara bak. Dayım benim zavallı, iyi niyetli, nazik, zarif dayım. Hiç hayır diyebildi mi sana? Hayata hep seyirci gibi kenardan baktı. Aile arası yüzükler takıldı. Kiralık gelinlik, bir nikâh. Bir odadan bir odaya gelin oldum. Ne çeyiz ne mobilya… Evim diyeceğim, yuva diyeceğim bir yerim bile olmadı senelerce. Salih iyiydi Allah için, ama tek bildiği futbol ve televizyondu. İşten eve, evden işe. Televizyonun karşısındaki kanepe ile evliydi sanki. İki çocuk ne ara oldu anlamadım. Maç aralarına denk gelmiştir mutlaka. Salih ile evlenince oldu mu sana kaynana? Gülsüm geçmişi hatırlayınca ateş bastı. Boynundan sırtına kadar terlediğini hissetti. Ellerini lavaboda yıkadı. Tekrar kanamaya başlayacaklar diye çok korktu. Dellendim yine kendi kendime konuşuyorum. Şu son günlerinde güler yüz göstereyim diyorum. Yine eskiyi hatırlatacak bir şeyler oluyor.
“Gülsüm?”
“Efendim yenge?”
“Hakkını diyorum, helal et.”
Gülsüm refakatçi koltuğuna otururken ikircikliydi. Ne diyeyim ben şimdi? Etmiyorum desem, ölüm döşeğinde. Ekmeğini yedim o kadar. Gerçi dayımın ekmeğiydi o. Neyse, dayımın hatırı var. “Helal olsun…”
Allah’a havale ediyorum seni. Ya annem, annem ölürken beni düşünmüş müdür? Hakkını helal etmiş midir? Annem benden helallik isteseydi, ne cevap verirdim? Ağzımdan kolayca “Helal olsun anne,” çıkar mıydı? Beni niye bıraktın anne? Beni niye bıraktın? Benden nasıl vazgeçtin? Kalbin hiç sızlamadı mı?
Hemşire odaya girince düşüncelerinden sıyrıldı. Ayağa kalktı. Hemşire Ayşe Hanım’ın ateşini ölçtü. “Ayşe Teyze’nin ateşi yüksek, nabzı düşük, eli ayağı buz gibi. Doktor Bey’e haber vereyim.”
Gülsüm, Ayşe Hanım’ın başucunda bekliyordu. Bir anda Ayşe Hanım’ın başı yana düştü. Gülsüm endişeyle seslendi. “Yenge, yenge…”
Doktor, yanında asistanıyla birlikte odaya girdi. Gülsüm’e dönüp, “Sizi dışarı alalım, kalp masajı yapacağız,” dedi. Gülsüm ne yapacağını şaşırmıştı. Koridorda ileri, geri yürüyordu. Hay Allah, bir anda fenalaştı, ne olduğunu anlamadım. Yoğun bakıma mı alırlar acaba? Az sonra odanın kapısı açıldı. Doktoru görünce Gülsüm doktora doğru yöneldi. Doktor, üzgün ses tonuyla “Başınız sağ olsun, hastayı kaybettik. “
Gülsüm ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Başını önüne eğdi. Odaya girdi. Hastabakıcı Ayşe Hanım’ın yüzünü beyaz çarşafla örtüyordu. Kendisini annesinden, kardeşlerinden ayıran, öğretmen olmasına engel olan yengesine son kez baktı. Koltuğa çöktü. Bu kadar yakın mıydı ölüm? Hayat bu kadar işte Ayşe Hanım, yaptıkların, yapmadıkların hepsi bohçanda. Senin defterin kapandı. Benim yaşayamadığım hayatım ne olacak? Şimdi teraziye koyulma vakti. Yüreğim buz gibi. Sana akıtacak bir damla gözyaşım kalmadı.



