Esra burnundan soluyordu. Kucağında ağlaya ağlaya uyuyan Ayça ile arabadan indi. Kapıyı hırsla çarptı. Alt tarafı kırk yılın başı dışarıda bir pazar kahvaltısı yapmak istemişti. Burnundan gelmişti. Bütün bir hafta zaten evden çalışıyordu. Şöyle boğazı gören, ferah bir mekânda güzel birkaç saat geçirmekti amacı. Çok şey mi istemişti? Saatlerce İstanbul trafiğinde mahsur kaldılar.
Esra apartmana girdi. Yoğun rutubet kokusu yüzüne çarptı. Duvarlar pul pul dökülmüştü. Yerler ıslaktı. Apartman görevlisi merdivenleri siliyordu. Ne kadar deterjan kullansa da duvarlara sinen yemek ve rutubet kokusu değişmiyordu. Kaymamak için adımlarına dikkat ederek yürüdü. Asansörü beklerken gözü posta kutusuna ilişti. Bütün posta kutularında benzer zarflar vardı. Çantasından anahtarını çıkardı. Posta kutusunu açtı. Zarfı aldı. Bir tebligata benziyordu. Gelen asansöre bindi. Evin kapısını açtı. Kucağındaki Ayça’yı yerine yatırdı.
Esra mutfağa geçti, çaydanlığı ocağa koydu. Rezervasyon saati geçtiği için istediği mekânda kahvaltı yapamadılar. Restoranda açlık ve trafik başına vuran Bülent’in içinden bir canavar çıktı.
“Ne demek, randevu saatinde gelmediniz, masanızı sırada bekleyen müşteriye verdik. Biz ne yapacağız şimdi? Saatlerdir buraya gelmek için İstanbul trafiği ile boğuştuk.” Bülent elini rezervasyon masasına sertçe vurdu. Müşteriler dönüp dönüp bakmaya başladı.
“Lütfen sesinizi yükseltmeyin beyefendi. Çok üzgünüm. Yarım saat bekledik. Artık gelmeyeceğinizi düşündük. Keşke yoldayız diye arasaydınız.”
Esra Bülent’in omuzuna dokundu. Sakinleştirmeye çalıştı.
“Hayatım, sakin ol lütfen, yapacak bir şey yok.”
“Senin yüzünden, buralara kadar geldik. Boğaz görünce ne oluyor sanki? Evimizde huzurlu bir pazar kahvaltısı yapsaydık ölür müydük?”
O ânı hatırlayınca Esra’nın sinirden ve utançtan yine yüzü kızardı. Arabada tartışırlarken çocuk ağlamaya başladı. Ayça’yı susturmak için, bir fırının önünden geçerken Esra simit ve poğaça aldı. Kendileri de açtı. Arabayı mis gibi simit kokusu sarmıştı. Bülent arabasında bir şeyler yenmesine sinir olurdu.
“Simitleri arabada yemeği düşünmüyorsun herhalde? Susamları arabanın her yerine giriyor. Temizle temizle çıkmıyorlar.” Esra’nın sinirleri yay gibi gerildi. Simit poşetinin ağzını sıkıca bağlayıp, çantasına tıktı. Ağlayan Ayça’ya bir parça poğaça uzattı. Çocuk yerken uyudu. Açlıktan başı çatlıyordu. Çantasındaki simitleri çıkardı. İlk andaki çıtırlıkları kalmamıştı. Posta kutusundan aldığı zarf eline geldi.
Zarfı açtı. Hızlıca kağıda göz gezdirdi. “….tarihinde, ….adresindeki binadan alınan karot testi sonucu, olumsuz çıkmıştır. DEPREME dayanıksız olan yapının…, yapılan toplantı sonucu, çoğunluk kararı ile kentsel dönüşüm kapsamına alındığından, bir ay içinde binayı TAHLİYE ….”
Boş bir çuval gibi sandalyeye çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Ağlamaya başladı. Bir gün içinde bu kadarı fazlaydı. Ne yapacaklardı şimdi? İstanbul’da yeni ev bulmak, çölde su bulmak gibiydi. Ya kiralar? Uçmuş gitmişti. Ev sahiplerinin yanına varılmıyordu. Arkadaşı Selma’nın yaşadıkları geldi gözünün önüne. Günlerce ev aramışlar, ev sahipleri ve komisyoncularla mücadele etmişlerdi. Sonunda işlerine bir saat daha uzak lokasyonda, daha küçük bir evi, ödediklerinin iki katı fiyatına kiralayabilmişlerdi. Esra’nın sinirleri boşalmıştı. Uzandı, bir peçete aldı. Burnunu temizledi. Bütün İstanbul üstüne kâbus gibi çökmüştü. Yeni bir semt, yeni komşular, abonelikler, taşınma giderleri, yeni eve uymayan eşyalar, perdeler… İçi daraldı. Bozulan düzen. Çocuğun kreşi değişecek, temizliğe gelen kadın ya oraya gelmezse?
Kapı açıldı. Bülent, “Bir daha pazar günü beni hiçbir kuvvet evden dışarı çıkaramaz,” diye söylenerek mutfağa girdi. Esra’nın masanın başında ağladığını görünce sustu. Esra’nın saçı başı dağılmış, sanki on yıl birden yaşlanmıştı. İçi cız etti. Utandı. Karısına çok mu yüklenmişti? Esra’nın yanına oturdu. Saçını okşadı. Ellerini tuttu.
“Özür dilerim hayatım, İstanbul beni insanlıktan çıkardı.”
Esra bir şey söylemeden kâğıdı uzattı. Tebligatı hızlıca okuyan Bülent dişlerinin arasından bir küfür savurdu.
“İstanbul’una da evine de gönül diyor topla her şeyi, bas git Ayvacık’ta köye yerleş. Domates yetiştir. Trafikte kaybettiğimiz saatleri tarlada çalışsak yeter.”
Omuzları çökmüş, çaresiz kapana sıkışmış, umutsuz, mutsuz Esra’nın vücudu bahara eren ağaç gibi bir anda dikleşti. Elinin tersi ile gözyaşlarını sildi. Yüzüne düşen saçlarını düzeltti. Bülent’e döndü.
“Gerçek mi söylüyorsun Bülent? Gidebilir miyiz köye?”
Esra’nın heyecandan sesi titriyordu. Bülent düşünmeden, sinirden ağzından çıkan sözlerin Esra’da karşılık bulmasına biraz şaşırdı.
“Köydeki ev boş duruyor. Tarlayı eken diken de yok.” Esra atıldı.
“Ben evden çalışıyorum zaten. Sen de bir elektrik işi bulursun. Konu komşunun bozulan beyaz eşyalarını tamir etsen ekmek paramız çıkar.”
“Hiç olmazsa ekmeğimizi ağız tadıyla yeriz,” diye ekledi Bülent.
Köye dönme fikri ile Esra’nın içinde âdeta pembe, beyaz bahar çiçekleri açmıştı.
“Hem Ayça doğal ortamda büyür. On yıldır anca bir arabamız oldu. Ev sahibine çalışıyoruz sanki. İstanbul’un külfetini çekiyoruz, tadını çıkaramıyoruz,” dedi.
Bülent, işi gırgıra vurarak, “İstediğimiz zaman İstanbul’u yaşamaya geliriz. Ama bir şartım var, arabasız,” dedi. Esra güldü, Bülent’e sarıldı.
“Hadi, elbirliği ile kahvaltıyı hazırlayalım. Açlıktan ölüyorum. Yapacak çok işimiz var,” dedi Bülent. Esra buzdolabından yumurtaları çıkarırken neşeden içi içine sığmıyordu. Kırılan dallarında şimdi kuşlar şakıyordu.
“Bundan sonra yumurtalarımızı marketten değil, artık kendi kümesimizden alacağız. Domatesleri de tarlamızdan,” dedi.



